9 Temmuz 2018 Pazartesi

Merhaba 35. Yaşım. Ben Geldim.

Bu yazıyı 34.yaşımın son gününden önümde son 1 yılımın en favori (ve tehlikeli) atıştırmalığı olan ay çekirdeğini çitleyerek yazıyorum. Böyle 5 ya da 0'la biten yaşlarda biraz adettendir : ya geriye dönük muhasebe yapılır ya da ileriye dönük niyetler belirtilir. Ben hangisini yapacağım derseniz ikisini de yapmamaya çalışacağım.

Benim bugün amacım kendimden yola çıkarak özel günlere atfettiğimiz önemi sorgulamak. Bu aralar dolu dolu 35 yaşında olmaktan çok 35 yaşına girmeyi hakkıyla becerememek konusunda takıldım. 

Öyle ya hayatta önemli dönüm noktalarından biri 35. yaş. Birçok ankette artık bir üst yaş skalasında işaretleyeceğim kendimi. Gençlikten olgunluğa giden kesin bir dönemeç sanki. (Peki sahi öyle mi? yoksa bu tamamen bizim ona yüklediğimiz bir olgu mu? Bu apayrı bir yazı konusu aslında; bir ara Facebook'ta dolaşan bir video vardı, hatırlayan ya da kaydeden biri varsa iletse ne güzel olur. Orda herkesin gelişiminin farklı ilerlediği; şu yaşta x şey başarılmalıdır, bilmemde yaşta ise şu tamamlanmalıdır gibi inanışların yanlışlığı vurgulanıyordu )

Gerçekten bir dönemeç mi değil mi bir yana dursun, 30-35-40 (bazen 41 kere maşallah nedeniyle 41) 45- 50... (küçük çocuklarda ilk 1-2-3 yaşlar) bu yaşlar hep özel kutlamalarla kutlanmalı sanki. İnsanın kendine verdiği değer bu kutlamaların büyüklüğüyle, gelenlerin kalabalıklığı, alınan hediyelerin çokluğuyla ölçülecekmiş gibi. Bu arada ben doğum günlerini çok severim. Sevdiklerimin bu gününü mümkün olduğunca atlamamaya çalışırım ama konu bu zorunlu kutlamalara gelince "bilemiyorum Altan". 

İnsan yaş aldıkça (yaşlanmanın kibarcası sanırım bu, ben de beğeniyorum bu lafı o ayrı) biraz daha törpüleniyor (dedi 2 saat önce instagram hikayelerde atarlanan kadın...) ve inanışlarını biraz daha esnetiyor. Benim kendimden umudum bu en azından. Ben çok köşeli bir insan(d)ım. Hayatımda bu böyle olur, şu şöyle olmalılar çok fazlaydı. 35 yaş kutlaması da bunlardan biriydi. 

Yıllar önce üniversiteyken bu konuyu arkadaşlarla aramızda konuştuğumuzu hatırlıyorum. O yıllar her doğum günümü en az 10-15 kişiyle kutladığım, alakalı alakasız bir sürü arkadaşımı bir araya getirip birbirini tanımayan insanların o kısa sürede kaynaşmasını beklediğim ve bir yandan da bir doğum günü kızı olarak tüm ilgilerinin de bende olmasını istediğim zamanlardı. 

Eh, 23-24 yaşını böyle kutlayan Hale'nin 35. yaşı kim bilir ne muazzam olacaktı. O dönemler herkesi tanımasıyla muhtar lakabı alan bendenizin (pek matahmış gibi) 35 yaşa geldiğinde etrafı mutlaka ki çok daha fazla insanla dolacaktı. E tabii sürprizler, hediyeler havada uçuşacaktı. 

Hayaller buydu. Peki hayatlar ne oldu derseniz önce bir 5 yıl önceye gidelim. 35 yaş için bunları düşünen benin tabii ki 30 yaş için de planları daha az değildi. Ancak 29 yaşımın son günlerinde anneme kanser teşhisi kondu. Çok hızlı bir şekilde ameliyat planlandı. 3 gece hastanede kaldı. Çok şükür ki kanser yuvarlak bir yapıdaydı, dağılmamıştı, erken teşhisin de etkisiyle kanserli kısmın alınması tedavinin en önemli kısmını oluşturdu. Ama yine de annem için ameliyat ve ardından gelen toparlanma süreci sancılı ve yıpratıcı olmuştu. 30. yaş doğumgünüm annemin hastaneden çıkışının 7. gününe denk gelmişti. Annem hem bir hava alma amacıyla hem de moral için o gün ilk defa evden çıktı; annem, teyzem, yeğenim ve 3 aylık eşimle kısacık bir akşam yemeği yemiştik dışarda. O gün beni kimler aradı hatırlamıyorum ama annemin ameliyat döneminde hissettiklerim hala aklımda. Sonra düşününce ha 29 ha 30 ne farkı var demiştim.

Bu arada eşimin 35 ve 40. yıl yaş günleri için oldukça uğraştım. Ama önemli olan bunu o benden beklediği için değil, benim içinden geldiği için yapmış olmam. 35. yaşında ona hem sürpriz bir parti hem içinde 35 şey olan bir paket hazırlamıştım. Abartı! Sürpriz parti öncesi yediğimiz baş başa yemek onu çok daha mutlu etmişti. O dönem onun çevresine çok hakim olmadığım için partiye asıl kendi tanıdıklarımı çağırmış 35 sayısını tutturabilmek içinse paketin içine alakalı alakasız bir sürü şey doldurmuştum. Niyetim iyi miydi? Mutlaka. Yerini buldu mu? Eeeehh.

40'ta ise ona bir albüm hazırladım. İçine sevdiği 40 kişiden (bazıları arkadas ya da aile grubu) mesaj ve nostaljik bir foto aldım. 40 yıla 40 mesaj olarak düzenledim. Bunu 41 ya da 42 için de yapabilirdim bu arada. Hediye anlamlı ama 40 diye tutturmanın çok da anlamı yok. Ya da 40 sayısı için bu kadar uğraşmasam da olurdu belki: ) 

Gelelim bugüne. Bir hafta kadar önce eşim ağzımı aramak istedi. Son yıllarda genelde baş başa ya da ailece kutladığımız doğum günümü kimlerle kulamak istediğimi sordu. Bir düşündüm ve cevap veremedim. Artık hayatımda bambaşka insanlar var. Okul yıllarımdan hala görüştüğüm birkaç kişi, anne olunca tanıştıklarım, kurumsal hayattan sayılı dostlar, çeşitli ortamlardan tanıdığım bazı özel insanlar... Hepsi benim için çok değerli ama hepsini bir arada görmek istemedim. Belki hala lohusalık dönemindeyim diye. Ama kendimi sırf yaş 35 diye bu kutlama içinde görmek istemedim. Yarın için dileğim Allah izin verirse çocuklarımı anneme 2-3 saat için bırakmak, telefona bakmadan sakince eşimle sohbet ederek bir yemek yemek. Bir de önümüzdeki 10 gün içinde sevdiğim kişileri yüz yüze görebilmek ya da telefonla konuşabilmek. Çok mu basit? Evet. Ama şu ara tam da ihtiyacım bu. Ama kim bilir belki de 37. yaşımı kocaman bir kahvaltıyla ya. da piknikle kutlamak isterim. Ama o zaman ne hissettiğim bana dayatılandan çok daha önemli.

Bugünkü yazı oldukça kişisel oldu, ben bu kadar kendimi anlatmaya alışık değilim. Arkadaşlarımı bezdirebilirim o ayrııı ama burası daha birşeyler öğrenme ve öğrenirken paylaşma platformum. 

Yine de diyorum ki 35. yaşa özel bir beni tanıma özelinde bir soru cevap videosu yapsak mı? Instagram'dan da çağrı yapacağım tabii ki ama sorularınızı burdan da iletmek isterseniz başımla beraber. Soruları seçerek cevaplama hakkım da baki ama : ) 

Herkese çok sevgiler. 

7 Mayıs 2018 Pazartesi

30 Nisan 2018 Pazartesi

#turkisiminsgame'den bana kalanlar


Bugün 30 Nisan 2018, 1 Nisan'da 1 adet karton dosya ile başladığım, orjinali The Minimalists'e ait olan ama Nisan ayında hep beraber yapıp takip edebilmek için #turkisiminsgame etiketi ile takip ettiğimiz "azalma oyununun" sonuna geldik. 

Her gün 1'er tane arttırarak 30. günde 30 eşyaya ulaştığımız (ki eminim bazı günler çoğumuz o gün gerekenden fazla şey buldu ve elden çıkardı) toplamda ise 465 eşyaya veda ettiğimiz bu oyundan kendi adıma çıkardıklarımı paylaşmak istiyorum bugün sizinle. 

Benimle beraber en başından katılıp sonuna kadar gelenler olduğu gibi, aradan girip bir anda birçok şeyi elden geçirip sadeleşenler de oldu. Gelen fotoğraflar hepimizin ufkunu açtı. Mesela 5. günde bir takipçi hep ertelediği 5 tane işini hallederek kafasını rahatlattı
Başka bir arkadaş kartvizitlerini sadeleştirirken birisi de gelin çiçeği ile vedalaştı. Lise defterlerinden yıllar sonra ayrılan da vardı aramızda benim gibi 10 yıldır kullanmaya kıyamadığı bir ürünü sonunda kullanıp ambalajını atan da. 

İlk günler kolay geçti, zaten evde herhangi bir şeye atılan küçük bir bakış 2-3 sonraları ise 9-10 parçayı bulmaya yetiyordu ama bence işler günlük adet 10 küsürlere varınca başladı. Ve ben sonunda dolabıma el attım. Bilen bilir ben evlilik öncesinde (ve evlendiğimde) 2 kapılı küçük bir dolap ve bir şifonyere sığar hale gelmiştim ama sonra doğum(lar) ve arada veremediğim kilolar ve diyetler... ile dolabımda geniş bir beden yelpazesi ile yaşıyordum. İkinci doğumla beraber ve daha da önemlisi bu "challenge"la beraber artık değiştiğime karar verdim. Tekrar evlilik zamanı kiloma döndüğümde bile (bu sefer başaracağım umarım) artık sakladığım o kıyafetlerin birçoğu benim için yabancı. Artık kıyafetlerimde sadece güzel görüntü dışında şeyler arıyorum. Kumaş içeriği, kalitesi, dolaptaki diğer parçalarla uyumu... O yüzden 4 yıldır ilk defa elimi korkak alıştırmadım ve tabiri caizse o dolaba daldım ve günlerce çıkamadım. Durup durup tekrar baktığım askılar oldu. Ne kadar sevsem bile eğer bir kıyafet %100 polyester ise acımadan ayırdım. 

Bir takipçim dedi ki, "çıkanlara bakıyorum da bunları tekrar dolaplara koymak istesem yer bulamam". O kadar haklı ki, şu an dolabım çok rahatladı. İçlerinden daha gidecekler var ama emzirme dönemi, hala kalan 5-10 kilo derken onları şimdilik tuttum. Ama zayıflayınca giyerim kısmı çok çok azaldı. İnşallah günü geldiğinde alırım. Artık bundan sonra (ki zamanında yaptığım en büyük hatalardan biri) bir şeyi beğenince üzerime olmasa bile zayıflayınca giyerim diye almam. Ne fena değil mi? Hani üzerine olur da sonra kilo alınca giyemez saklarsın. Yok! Ben direkt zayıflayınca giyerim diye alıyordum. 

Toplam gardıroptan kaç eşya çıktı saymadım ama bayağı bir günü orda harcadım: ) Arada kitaplara, kozmetiklere, ilaçlara da daldım. Şimdiii, yukarda biraz kendimi harcadım ama mutluluk duyduklarım da oldu: 

Atacak fazla dergim (son gün eşimin aylardır ellemediği dergileri attım; normalde onun eşyalarına karışmıyorum) ya da katalog vs'm yoktu. Fazla nevresim, havlu, tabak çanak (son gün fincan eledim, hediye diye tutup ama yıllardır kullanmadığımız) filan da çıkmadı. Kozmetik olarak elediklerim de ilk günlerdeydi. Yani gardrobum olmasa bayağı iyi durumdaymışım kendime göre: ) 

Zaten 26. güne geldiğimde gerçekten daha ne yapabilirim ki dedim kendi kendime. Yıllardır halihazırda durup durup bir grup eşyayı elden geçiriyor daha da önemlisi daha en başından almıyordum. İşte insanın kendini asıl sınadığı an bu oluyor. Görmemeyi seçtiklerine bakma zamanı. 

Kitaplara geri döndüm ve 29 tane kitap daha çıkardım mesela kütüphaneden. Yıllarca seyahatlerde ucuz yakalayıp aldığım Fransızca romanlar... (Normalde yıllarca kursa gittim, okulda ve özel olarak ders aldım ama sonra hiç pratik yapmadım). Kıyamadığım şeylerdi. Hem bana benim hayatımda olmayan bir dönemi hatırlatıyorlardı hem de seyahatlerden hatıraydı. E tek tek az paralar versem de totalde de nihayetinde bir para vermiştim. Ama kendime dürüst olunca bunları okumayacağımı anladım. Aynı değişen bedenim ve kıyafet tercihlerim gibi okumak istediğim kitaplar da zamanla değişmişti. Bir gün Fransızcamı tekrar toparladığımda gider ya Kindle'dan bir kitap indiririm dedim kendi kendime. Ya okursam diye tutmanın manası yoktu. 

Sonra biraz ıvır zıvırlara daldım, kırık minik oyuncaklar, tekrar çorap ve iç çamaşır çekmecesi, biraz boşa duran ambalaj derken sonunda 465'i (bence rahat 500'ü bulmuşumdur, arada fazla fazla saydığım da oldu) tamamladım. 

En trajikomiği ise kitapları elden geçirirken elime geçen bir ince paket oldu. Baktığımda 10 yıl önce bir müzenin tasarım ürünler satan hatıra dükkanından aldığım vazoyu gördüm. Sert dümdüz plastikten yapılan vazonun esprisi sıcak su ile şekil alıp sonra şeklini uzun zaman korumasıydı. Rengine vurulup kullanmaya kıyamamıştım. Hemen gittim, akşamın bir saati pakedi açıp vazoyu "oluşturdum". Sonra da şansa evde çiçek de olunca çiçekle de şenlendirdim. 

Bana kalan nedir yani derseniz? 

  • Daha da bilinçli alışveriş yapmak. O anda okumaya, giymeye, kullanmaya, yemeğe vs niyetim yoksa, gelecek hayali ile almamak (bir istisna: indirim zamanı çocuk kıyafet, oyuncak ve kitabı. Çocuklar için faydalı olacağına inandığım şeyi uygun fiyata bulursam kenarda gerekirse 2 yıl bekletirim, çünkü günü geliyor. )
  • Kullanmaya kıymak, benden değerli mi ve daha iyi bir zaman var mı Allah aşkına.
  • Kendimi olduğu gibi kabul etmek ve sevmek. 
  • Hatıralarımın eşyalardan bağımsız olduğunu hatırlamak.


Siz de eğer bu oyuna benimle katılanlardan iseniz çıkarımlarınızı benimle paylaşırsanız çok mutlu olurum. 





9 Nisan 2018 Pazartesi

Kıyafetleri sadeleştirirken en çok nerde zorlanıyoruz?

Malum #turkisiminsgame tam hız devam ediyor, ben de sadeleşirken hangi zorlukların yaşandığını bir kez daha hatırlıyorum. Bu sefer sadeleşmeye özellikle kolay şeylerden başladım. Tarihi geçen kozmetik ürünler, kaçan çoraplar, bozulan ojeler derken artık dolaba yaklaşma zamanım geldi. Bugün hiç giymediğim taraftan elemeye başlarken beni en çok neyin zorladığını hatırladım: 

Çok özenerek alıp da giymeye doyamadığım (yeterince giyemediğim) şeyler. 

Neden giyemiyorum?

1. Bedenin uymaması. Bu fotoğraf tam da ilk oğluma hamile kalmadan 1 ay önce çekildi. Mesela burda fotoğrafta görünen gömleği çok uygun fiyata almıştım ama çok kısa süre giyebildim (çünkü hamilelik öncesi kiloya dönemedim). Şu anki sadeleşme hareketinde daha o gömleğe gelemedim ama bu gömlek gibi çok özenerek aldığım ama giyemediğim birkaç şeyi eledim bile. 

Peki sadece kilo mu neden? Tabii ki hayır. Gelelim diğer bir nedene:
2. Kendini tanımamak: Bazen bir kıyafete aşık olursun, deseni, kumaşı ya da modeli seni çok cezbeder ama o sen değilsindir. Instagram'da hikayelere tam da böyle bir tunik ekledim. Deseni, kumaşı çoook tatlı ama asla bana yakışmıyor, benim ten rengime uymuyor.  Ya da giymek için kilo vermeyi beklediğim elbiseyi de ayırdım. Çünkü ne kadar kilo versem de o elbisenin kesimi hep benim saklamak istediğim basenlerimi ortaya çıkaracak. Her giydiğimde beni tedirgin edecek.

3. Dolabını tanımamak: Dolabımın güncel olarak giydiğim kısmına bakarsanız bir dolu askı var. Ama giyeceğim bir şey yok. Neden mi? Çünkü kıyafetlerin birbiri ile uyumu yok. Bir sürü güzel pantolon var ama üstlerimin hiçbiri onlarla uyumlu değil, hepsi tek tek güzel belki ama alırken dolapta ne var diye düşünmemişim. 

İşte bu nedenlerden dolayı bir şekilde severek aldığım ama kendime dürüst olmak gerektiğinde elden çıkarmam gereken kıyafetlerim olduğunda çok zorlanıyorum. 

Peki siz ne dersiniz? Sizi en çok zorlayan ne? 



24 Mart 2018 Cumartesi

Mindfulness | Bilinçli Farkındalık ya da Anda Kalmak nedir?


Anda kalmak ya da anı yaşamak, nefese odaklanmak... Bu kavramlara bir yerlerde en azından bir kere denk gelmişsinizdir. Ama hiç gerçekten ne anlam ifade ettiklerini düşündünüz mü? Bu yazıda konuyu size olabildiğince doğru anlatmak adına okuduğum birçok yazardan alıntı yaparak ilerleyeceğim. Başka bir deyişle; benim de öğrendiğim ve kendime bunları uygulamalıyım dediğim açıklamalar ve yöntemlerle hazırladım bu yazıyı. Arada bol bol isim geçireceğim. Konu hakkında daha da detaylı okuma yapmak isteyenler verdiğim yazar ve kitap isimlerine daha detaylı bakabilir. 

Mindfulness kavramına detaylı bir girişten önce Esra Sert'ten bir alıntı yapmak istiyorum. Mindfulness temelli yoga eğitimi veren Esra Hanım bunu kaplar üzerinden çok yalın bir şekilde anlatmayı başarıyor: 

"Sinir sistemimiz bir kap gibidir. Duygular bu kaba dolup boşalır. Sinir sistemimiz esnektir. Duyguları değiştiremeyiz ama kabımızı büyütebiliriz. Mindfulness sinir sistemi üzerinde bir çalışmadır. Kabımızı büyütür. Böylece duygular taşıp yakıp yıkmaz. Duygular aynı olsa da tecrübe etme seklimiz çok farklı olur."

Farklı düşünürlerden ve kendi deneyimlerimden biraz daha detay verince Esra Sert'in bu benzetmesinin daha da anlaşılır hale geleceğini düşünüyorum. 

Benim farkındalık ile gerçek anlamda tanışmam 2016'nın Mart ayında katıldığım bir eğitimle oldu. Eğitimin adı Dişil Gücümüze Dönüş'tü ama anlatılan her şeyin temelinde "farkındalık" kavramı yatıyordu. Anda kalmayı deneyimlemeden konuda ilerlemek mümkün değildi adeta. Peki neydi anda kalmak? Nilüfer Devecigil, Işığın Yolu kitabında şöyle açıklıyor bunu: O anın içinde kişinin kendine ve dışardan gelen tecrübelere dikkat vermesi. 

Biz eğitimlerde genelde Zen ustası Thich Nath Hanh'ın önerilerine kulak vererek bu dikkat verme pratiğine çalıştık. Thich Nath Hanh (konu hakkında birçok kitabı var, mesela Farkındalığın Mucizesi ile başlayabilirsiniz) aklımıza geldikçe nefes alarak ana gelmeye çağırıyor bizi. Bunu sağlamak için de günlük hayattan bir şeyleri seçmemizi söylüyor. Mesela masa başı bir işiniz var. Her telefon çaldığında önce derin 1-2 nefes alın, sonra o telefonu açın diyor. Böylece telefon çaldığında o anda daldığınız işten, düşüncelerden vs sıyrılarak o ana gelip telefona da bu şekilde cevap vermeniz sağlanıyor. 

Günlük hayatta birçok şeyi nasıl da ıskaladığımızı düşünün : televizyona bakarak yenen yemekleri, telefonla uğraşarak katıldığımız sohbetleri ya da toplantıları ya da aklımızda binbir düşünce ile içtiğimiz çayları... Bunların hepsini ya da en azından dilediklerimizi birer farkındalık alıştırmasına döndürebiliriz. Tek başına içtiğiniz bir bardak çayı ele alalım. Çayı içerken çaya odaklanın. Çay bardağını tutarken elinizi nasıl ısıttığını, aldığımız ilk yudumda taddığımız aromayı, boğazınızdan akıp gitmesini. Hepsinin farkına vararak için çayınızı. Alın size farkındalık egzersizinin kralı!
Ya da otobüste, arabada oturduğunuzu düşünelim. Kulaklığınızı takıp Facebook'ta video izlemek yerine vücudunuza odaklanın. Koltuk sert mi, yumuşak mı? Koltuğa değen sırtınızın bacaklarınızın farkına varın. Ayaklarınızın yeri hissetmesine bakın. 

Bunlar somut çalışmalardı, sonra da biraz duygularınıza odaklanalım mı? Duygularımızın farkına varalım ikinci aşama olarak. Bir konuşma içindesiniz, karşınızdaki kişi birden sizin üzerinizden bir şaka yaptı. Bu şaka sizi sinirlendirdi. Hemen o sinirle tepki vermek yerine bir durup duygularınızı izleyin. Hatta somutlaştırın, ellerinizde sıcaklık mı hissettiniz, boğazınızda bir düğümlenme mi ya da karnınız mı kasıldı? Önce farkına varın, sonra da eğitimlerdeki dili kullanırsak "bu duygulara alan verin" yani duygularınızı yaşamaya izin verin ve bunların hepsinin geçici olacağını hatırlayın. 

Bu sayede yaşadığınız şeyleri iyi, kötü diye etiketlemeden ilerleyebileceksiniz. Özellikle farkındalık kasınızı geliştirdiğinizde (kas diyorum çünkü gerçekten pratik yaptıkça aynı bir kas gibi gelişiyor) stres anlarında kendinizi strese kaptırıp en kötü senaryoları kurup onlara sinirlenmek yerine nefesinize odaklanarak, duygularınızın farkına vararak o zor anları daha kolay atlatabileceksiniz.

Şimdiki Zamanın İçinde kitabının yazarı Selmin Erk ise bilinçli farkındalığı açıklarken günlük hayatı oto-pilotta yaşadığımızdan ve anda olan bir çok şeyi kaçırdığımızdan bu nedenle de birçok şeyi kaçırdığımızdan bahsediyor. Ancak dikkatimizi duyulara ve nefes alıp vermeye odakladığımızda zihnin sakinleştiğini belirtiyor. 

Bu arada bir parantez açarak farkındalık çalışmalarının bir din ya da inanç sistemine bağlı olmadığını da belirtmekte fayda var. Yine Selmin Hanım'dan alıntılamak istiyorum: Farkındalık çalışmaları yaptığınızda; iç huzurunuz artar. Ani tepki ve öfkeye teslim olmak yerine stres altında daha sakin kalabilirsiniz. Verimliliğiniz artar. Dikkatinizi daha kolay toplarsınız. Başka bakış açılarını da görebilir, çözüme daha kolay gidebilirsiniz. 

Özellikle dikkat eksikliği ve odaklanamama; stres, kaygı ve depresyon; öfke, kızgınlık gibi yıkıcı duygular; uykusuzluk - gerginlik, mutsuzluk, isteksizlik, motivasyon düşüklüğü gibi sorunlarınız varsa her gün yapacağınız mindfulness çalışmalarının olumlu etkisini görebilirsiniz.

Peki mindfulness için bir yaş sınırı var mı derseniz, Sepin İnceer'le de tanışmanızı tavsiye ederim. Çocuklar için Mindfulness eğitimleri veren İnceer'in hayali mindfulness'ın okul müfredatlarına girmesi. 5 yaşından itibaren çocuklar ve ergenler için Farkındalık ve Dikkat Eğitimi düzenleyen Sepin İnceer'e göre bu eğitimin faydaları şöyle: 
Kaynak : Sepin İnceer'in Instagram hesabı

Bazı diyetisyenler farkındalığı yemek yeme düzenine taşıyarak danışanlarına fayda sağlamayı amaçlıyorlar. Bir düşünün; mutlaka kendinizde ya da çevrenizde görebileceğiniz bir davranıştır kendini kaptırarak hatta koşturarak yemek yemek. O zaman insan ne yediğinin tadını alır ne de doyduğunun farkına varır. Oysa farkındalıkla yemek yediğinde kişi, yemek yeme eylemine odaklanır. Yediği şeyi 1den çok duyu organıyla deneyimler; yani tatmaktan fazlasını yapar.
Geçen yaz katıldığımız iki günlük bir sağlıklı yaşam etkinliğinde ilk akşam bitiminde seans yapan bir diyetisyen bize grup halinde bir deney yaptırdı. Hepimize birer kuru üzüm vererek bizi adım adım yönlendirdi, bu deneyi herhangi bir yemeğe uyarlarsak: Farkındalıkla yemek yiyen kişi önce yemeğine bakar, rengine, şekline... Sonra koklar. Tatmadan önce yemeğin kokusuyla tadı hakkında bir fikir sahibi olmaya çalışır. Katı bir şey ise dokunur. Mesela ekmekse çıtır mı yumuşak mı inceler. Hatta sesine bakar, bölerken ses çıkarıyor mu? Mesela fajita yediğinizde tabaktan gelen çıtırtıları düşünün ya da sodanın fısıltısını.. Sonra da artık tadına bakar. Üzüm testinde önce 1 üzümü bu şekilde oldukça yavaş bir şekilde, 5 duyumuzla algıladıktan sonra yiyoruz, sonra 2 üzüm daha yediğinizde üzümün tadına her şekilde vakıf oluyoruz.

Doçent Dr. Zühre Atalay farkındalıkla yemek yeme konusunda çok güzel bir açıklama yapıyor: "Az fazladır ilkesinden yola çıkarak şuna dikkat edebiliriz; 3 tane üzümden sonra şu an ağzınızın içinde üzüm tadı vardır. Bir doyum almışsınızdır. Bizler genelde birşeyin daha çok tadını almak için daha çok yapmak gerektiğini düşünürüz. Yani bir avuç üzüm yediğimizde daha çok tad alacağımıza inanırız. Daha çok doymak için daha büyük dilimler ısırırız. Genellikle aşırı yeme veya duygusal yeme davranışı bu yüzden gösterilir. Oysa az şeyden de fazla haz almamız mümkündür. Hazzın fazlalığı yaptığımızın şeyin fazla olmasıyla doğru ilişkili değildir. Durduğumuz ve dikkatimizi verdiğimiz zaman o andaki her bir duyumu, her bir anı fark edebiliriz."

Eğer farkındalığınızı geliştirmek için bir el kitabım olsun, her gün bana değişik alıştırmalar önersin derseniz de "Şimdi, Buradayım" isimli kitabı alabilirsiniz. İçinde 4 başlık altında (geliştirme, yoğunlaşma, gözlemleme ve hissetme) 100'e yakın alıştırma var. Alıştırmaların çoğunu kitap üzerinde yaptığınız için bir nevi akıllı defter de denebilir. 

Ben yukarda da bahsettiğim gibi 2 yıldır düzenli olmasa da farkındalığımı geliştirmek adına çalışmalar yapıyorum. Esra Sert'in bahsettiği "kabımın gelişmesi" bendeki en görülür etki olduğu için sanırım yazıya da onunla başlamak istedim. Çünkü bir gün bu tanımı tesadüfen (sponsorlu gönderi) karşıma çıktığında, işte bu dedim kendi kendime. 

Eskiden çok büyük sinir patlamaları yaşarken bu konuda ilerleme yaşadığıma inanıyorum. 
Ben kendime çocuğumun uyumasını zaman olarak seçmiştim. Daha önceleri oğlumla beraber odaya gidip onun uyuması için ona destek olurken çok sıkılır, bir an önce uyusa da gitsem derdim. Işıktan rahatsız olduğu için kitap okuyamaz ya da telefonumda bir şeyler yapamazdım. Ama sonra bu uyku saatini farkındalık meditasyonu yapmaya ayırdım. Üstelik bendeki rahatlamanın da oğlumun uyumasına da etkisini zamanla fark ettim (biliyorsunuz çocuklar ebeveynlerinin gerginliğini hemen yansıtırlar, ama işin güzel yanı sizin pozitif ruh halinizi de aynı şekilde yansıtmaları). 

Bu yazıyı Mevlana'nın Misafirhane'si ile bitirmek istiyorum. Eğer daha önce çok bilgi sahibi olmadığınız bir kavramsa biraz olsun dikkatinizi çekebilmiş ve sizi aydınlatabilmişimdir umarım.


İnsan kısmı bir misafirhane,
Her sabah yeni birisi gelir.
Bir sevinc, bir bunalım, bir zalimlik,
Aniden farkına varmak birşeyin,
Hepsi beklenmedik misafir.
Hepsini karşılayıp eyle!
Evini vahşetle süpürüp,
Bütün mobilyalarını boşaltan
Bir kederler kalabalığı bile gelse.
Her geleni alnının akıyla misafir et.
Olur ki yeni bir zevk getirmek için
Boşalttılar evini.
Karanlık düşünce, utanç ve garez,
Hepsini gülerek karşıla kapıda
Ve buyur et içeri.
Minnettar ol her gelene
Kim gelirse gelsin.
Çünkü bunların her birisi
Öte taraftan bir kılavuz
Olarak gönderildi.


19 Mart 2018 Pazartesi

Gençtur'la çalışma kampına nasıl gidilir?


Facebook'a seneler önce bir "notlar" özelliği gelmişti. Durum bildirimi yazmak için alan çok kısıtlıydı, uzun şeyler yazmak isteyenler için bu notlar bölümü kullanışlı olmuştu. Ben de iki yazı yazdım biri 2009'da (Paris'te son gün) biri de bu yazı Gençtur yazısı. Amacım, hani olur da birileri Gençtur'la kampa gidecek olursa katkım olsundu. Fiyatlar vs değişmiş olabilir. Ama ana yöntem, akış aynıdır. Gidiniz, gönderiniz. 

Biri Samsun'da kamp lideri olarak yaptığım kampla birlikte 5 kampa katıldım. Hepsi de birbirinden güzeldi. Bu yazıyı da blogda bu nedenle paylaşıyorum. Gerçekten en uygun fiyata hem gezi hem de hayat dersi.

Not: fotoğraflar çok eski olduğu için çözünürlükler felaket: )

Gençtur, Türkiye'de gönüllü kampların 1 numaralı (aslında sanırım tek) adresi.

Öncelikle kamplara daha doğrusu gönüllü kamplara katılmak isteyenler Ocak-Şubat gibi kesin kararlarını verip başvurularını yapmalılar. Bu gönüllüler kimler olabilir derseniz 18 yaş üstü herkes, üst yaş sınırı yok. 15-18 yaş arası kamp yapmak isteyenler içinse genellikle özel proje kampları oluyor. Neyse ben senaryomu 18 yaş üstünden yazıyorum.

Baktınız yazın en az iki hafta üst üste tatil yapabilecek durumdasınız, yurtdışına gitmek istiyorsunuz, e İngilizceniz de insanlarla da anlaşabileceğiniz durumda... o zaman bir gün bir yarım saatinizi ayırıp Taksim'de Aznavur pasajının 5. katında olan Genctur'a bir uğruyorsunuz. Pazar günü kapalı, cumartesi de yarım gün. Haftaiçleri ise daha rahat ulaşabilirsiniz. İçeri girince sağdaki gönüllü kamplarla ilgili size yardımcı olacak Zafer Abi'nin yanına gidebilirsiniz. Eğer İngiltere veya Amerika tercih ederseniz kısa bir İngilizce mülakat yapılabilir. Gençtur'da kaydınızı yaptırdıktan, yani kayıt formunu doldurup ücretinizi ödedikten sonra ilk adımı attınız demektir. Burda geniş bir parantez açmak lazım: Ben ilk kampımı yaptığımda kamp ücretleri 175 dolardı ve ilk kampınızdan sonraki kamplarınızda 125 dolar ödüyordunuz, bir nevi kıdemli indirimi. Sonrasında ise doların düşmesi ile bu 175-125 euro oldu. Bu paraya uçak biletiniz ve vize paranız dahil değil ama kalış ve yemek masraflarınıza denk geliyor. Basit bir hesap yaparsanız aslında bu paranın 2 haftalık kalış ve yemek paranızın gerçekte tutacağından çok daha az olduğunu görebilirsiniz.

Parantezi kapatıp diğer adıma gelelim. İlk adımda formu doldururken bir ülke sıralaması da yapıyorsunuz. Burda biraz first come first served durumu söz konusu. Kaydını önce yaptıran beğendiği kampa gitmekte öncelik elde eder. Yani mart-nisan gibi kamplar şekillenmeye başladığında kayıt yaptıranlar Gençtur bürosuna kamp seçmek üzere davet edilir (gerçi sanırım bu konuda artık online sisteme geçildi). Seçtiğiniz ülkede hangi gönüllü kuruluşlar varsa onların dosyaları konur. Dosyalar proje doludur. Ben kendi adıma bu konuda genelde çok rastlantısal davrandım. Çünkü ne kadar detay verilirse verilsin kamplarda biraz sürpriz payı mevcut. Kamp bilgilerini içeren bilgi dosyalarında ise öncelikle kampın türü,, içeriği, nerde yapıldığı, süresi, yapıldığı yerde yapılabilecek diğer aktiviteler vs yer alır.


Kamp deyip geçtiğimiz olay hakkında da bilgi vermek lazım tabii ki. Bunlar genellikle restorasyon çalışmaları, çocuklara dil öğretim kamplarıi festival kampları, çevre kampları... olabilir. Kamplarda çoğunlukla haftada 5 belki de 6 gün çalışılır. Yazın sıcaktan çok fazla etkilenmemek adına sabah erken kalkılır, o günün seçilen görevlileri (bu konuya geleceğiz) kahvaltıyı hazırlar. Ve iş alanına gidilip öğlene kadar çalışılır. Öğlen eve gelinir, bazen duş bile alınmadan yemeğe oturulur. Bundan sonra gün sizindir. Kampın liderine, düzenleyen kuruluşa ve tabii daha da önemlisi bulunduğunuz yerin özelliklerine göre öğleden sonraki zamanda çeşitli şeyler yapılabilir. Bizim çevre kent kasaba gezmişliğimiz de var, çatı üstlerinde Deep Purple konseri izlemişliğimiz de. Yüzmek, top-kağıt vs oynamak gibi şeyler de cabası.

Neyse kamplara bakıldıktan sonra 6 tanesini seçildikten sonra öncelik sıralamasına göre verilir. Yine belli bir süre sonra ise asıl koşuşturmaca başlar. Kampınız belli olur, size information sheet gelir. Burda kampın ince detayı, gelirken neler getirmeniz gerektiği (yaz yağmuru meşhursa yağmurluk, çok sinek varsa onun için spreyler filan gibi), yöre hakkında bilgi yer alır. Aynı zamanda vize işlemlerinde yardımcı olması için davetiyeyi de yollarlar. Sonra ver elini konsolosluk kapıları... Vize süreci genelde çok sancılı olmaz. Gençtur kampçılarına kapılarda sıra beklerken rastlamanız da çok olasıdır.

Vize de alınınca artık iş bitmiştir yarı yarıya. Size genelde bir buluşma saat ve noktası verirler ki bu öyle başkentin en işlek meydanı olmaz. Ama oraya nasıl ulaşacağınızı bir kaç farklı yoldan olmak üzere mutlaka açıklamış olurlar. Bundan dahasını da anlatmıyorum. O da sizin hayal gücünüze kalsıN!

Şu hikayeyi de iliştireyim: Bir yerlerde kaydı kalsın.
Jul'le Paris'te son gün
Saat 9: Telefonun alarmı çalmaya başladı yine!!Uff kalkmak istemiyorum.Dün 3’te yattık zaten!5 dk daha lütfeeen!Sustu... 
9.15: Jul kalkıp duşunu almış,başında havlusuyla yanımda dikilmiş beni uyandırmaya çalışıyor. “Tamam 5 dakika içinde hazırım!” Kahvaltıya gecikmemek için bir yöntem bulduk.O benden önce duşunu alıyor –ben biraz daha uyumayı başırıyorum,yuppi- bense kahvaltıdan sonra. 
10 dk sonra elimizde odanın anahtarı kahvaltıdayız. Görevli kadın artık bizi tanıyor ki bu sefer oda numaramızı sormadan elinde kağıda işaret koydu. Üstelik bugüne kadar ki şirin davranışlarımızdan olsa gerek “Yoğurt bitti mi?” , “Hiç portakal suyu kalmamış.” gibi sorularımıza hızır gibi yetişip sorunları çözüyor. Şimdi oldukça ağır bir kahvaltıda sıra; günün gerisinde çok yürüyeceğimiz (tüm gün de denebilir) , kahvaltıya nazaran çok yemek yemeyeceğimiz için bu öğünü abartmaktayız: müsli, yoğurt, ekmek, bal, peynir, yağ, jambon, portakal suyu ve çay desem aklınızda bir resim oluşur sanırım! Evet doğru bildiniz karnımızı tutarak masadan kalkıyoruz. 
Yukarı çıkış,TV’de radyo kanalını açış , büyük ihtimalle Kyo-Derniere Dance ya da Madonna-Hollywood’a rastlayış –her sabah değişmeyen ritüel! 2'si de süper - ,duş,kıyafetler ve şimdi günün yiyeceklerini çantalara bölme zamanı: “Peynirle ekmek sende kalsın,ben elmaları alırım” , “Çikolata kaldı mı?” , “Sular!Şişeleri doldurmayı unutmayalım” (Evet,otel odası da dahil olmak üzere devamlı musluk suyu içiyoruz) 
Saat 10 olmuş bile,resepsiyonun önündeki broşürlere bir yenisi daha eklenmiş mi göz atıp otelden çıkıyoruz. Klimadan sonra dışarının sıcağı inanılmaz boğucu,tabii sırtımızdaki çantalarımız da cabası. Sırf Paris kitabımım yarım kilodur herhalde!! 
Bugün programda Eyfel ve Louvre Var. İkisini de (tembellikten) son güne bıraktık. Eyfel’e çıkmak yürek istediğinden erteleyip durduk. Asansör kullanmak istemiyoruz ama önümüzde de çok merdiven var. Louvre’a ise Salı günü gittik ,meğer kapalı olduğu tek gün salıymış! Neyse bugün kararlıyız , ikisine de gideceğiz. Önce Eyfel! Dört ayağın üçünde asansör var,asansörlerin önünde ise sonu gelmez kuyruklar.Beklemek demek en az bir saati gözden çıkarmak demek. Ver elini merdivenler.Aaaaa nedense burda hiç sıra yok. Ne ilginç(!). 38 derece sıcakta kaç kişi daha tırmanmayı dener ki? Neyse sızlanmayı bırakıp çıkalım.Yer yer Eyfel’in geçmişini anlatan levhalar var,duraklamak için iyi bahane: ) 1. kat...2. kat:Manzara harika! Seine Nehri tüm köprüleriyle birlikte önümüzde. Hemen bir foto!Biri alman diğeri türk iki kız yorgun ama mutlu ifadelerle objektife gülümsüyoruz. 3. kata yürüyerek çıkış yok,asansör gerekli. Ama burda da ucu bucağı olmayan bir kuyruk var...Haksızlık...Neyse bize bu kadar Eyfel yeter. 
Çimlere oturup çikolata yemeği hak ettik,zaten yemek zorundayız da yoksa ilerleyen saatlerde “sıcak çikolata”ya dönüşecekler. Güneş kavururken bir ağacın gölgesinde oturup dinlenmek...Süper...Yarın dönmek zorunda mıyız? 
Eyfel’den sonra Seine’in öteki tarafında bizi bekleyen randevumuza doğru yola koyuluyoruz. Uzun bir yürüyüşten sonra Jardin de Tuileries’de dinlenelim, parkın hakkını vermek gerek. Buraya bu hafta içinde kaçıncı gelişimiz acaba? Bankta peynir-ekmek-kokteyl domatesten oluşan öğle yemeğimiz,biten/ısınan sularımızı çeşmede tazeleyişimiz ,hatta çantaları başımızın altına koyup biraz kestirişimiz oldukça zaman alıyor.Huzurluyum!
Louvre’a vardığımızda etraf tahmin edilebileceği gibi yine turist dolu. Bir sürü resim, heykel, tarihi buluntular, Türk halısı&çinisi ve ve Hammurabi’nin Kanunları’nı gördükten sonra istikamet Mona Lisa! Şaka gibi.Nereye baksam Mona Lisa’ya gider şeklinde bir ok var. Yaklaştığımız sırada kendimizi bir grup insan içinde buluyoruz. Hepimizin ortak özelliği Mona Lisa’yı görmeye odaklanmak. Koridor boyu sağlı sollu sıralanmış ünlü italyan ressamların resimlerine bakan pek kimse yok açıkçası.Ve işte o! Ama nasıl olur? Bu o mu gerçekten? Bu kadar küçük ve soluk mu? Yoksa yasak olduğu halde inadına flaş patlata patlata fotoğraf çekenlerin yüzünden gözlerim mi kamaştı? Hüsran! Jul’ün yüzünde de aynı ifade var: “Bu muymuş?” Buradaki işimiz bitti,zaten müze de kapanacak artık hadi çıkalım... 
Tekrar bir köprüden geçiş. Şu anki amacımız kendimize şirin bir restoran bulmak. Pahalı da olmasın piliz! Pek çok yere girip çıktık: Yok yok yok! Ya yemeği ya içeriyi ya da fiyatları beğenmiyoruz...En iyisi Seine kıyımıza geri dönelim biz. Peki yiyecek ne alsak? “Bak orda bir yunan büfesi var,tostlar filan!” Baget ekmek içinde beyaz peynir-domatesten oluşan tostumuzun yanına civardaki bakkaldan kola,gecenin ilerleyen saatleri içinse kendimize şarap alıyoruz. Seine Nehri bekle bizi!.. 
Bugün her zamanki yerimizden biraz daha ilerdeyiz. Daha kalabalık bu kısım. Masalarda akşam yemeği yiyen insanlar.İçlerinden biri bize tirbüşon verir mi? Oh be! Şarabımızı açtırdık üstelik açan adam Paris Plage’a içki sokmanın yasak olduğunu söyleyip bize şarabımızı kamufle etmemiz için bir de torba verdi. Yuppii. 
Jul’le Almanca-Türkçe alışverişi yapıyoruz. Bir kelime benden bir kelime ondan.Şarap bitmek üzere. “schlaf gut” diyorum ben ,bu cümle çocukluğumun reklamlarından yadigar bana. Gülüyoruz .Şarap bitti bu arada biraz da ağladık.Mutlulukla hüzün bu kadar iç içe geçer mi? Kamptakileri çekiştirdik sonra biraz, komik anları hatırladık, dönünce neler yapacağımızdan bahsettik. Aslında bu gece de Paris’teki diğer gecelerimiz gibi. Akşamları ya Eyfel’in ışıklarını izlerken ya da Seine Nehri kıyısında akan sulara dalmışken hep konuştuk. Bu konuşmalar değil mi zaten bizi bu kadar iyi arkadaş yapan? 
Bu kadar hüzün yeter,hadi dans edenleri izlemeye gidelim. Her tarafta bir şeyler çalan,dans eden insanlar var. Saat kaç olmuş,bugün günlerden ne umurlarında değil. Ne güzel!Ama saat bizim için önemli. Daha çantaları toplamadık. Bu sefer yolu haritaya bakmadan buluyoruz,hem de daha kısa bir yol keşfederek. Otel kapı-duvar. Gerçi bu ilk değil. Gece yarısından sonra otomatik açılan kapı kitleniyor,içeri girmek için zile basmak gerekiyor. Başımıza ilk geldiğinde şaşkınlığımızdan panik olmadık ( “Sokakta kaldık !”) diyemem. 
Odamız,televizyondaki radyo kanalı,bavullar,atılacak kıyafetler,”Biz bu çantalara eşyaları nasıl sığdıracağız” paniği, duş,pijama, yatak... 
Gözlerim kapanıyor ama uyumak istemiyorum. Bu son gecemiz. Kimbilir bir daha ne zaman yan yana oturup birbirimize kendimizi,ailelerimizi,aşklarımızı, arkadaşlarımızı anlatacağız; bir daha ne zaman ben ona “How do you say it in french” diyeceğim? 
Saat 4,uykuya yenik düşmek üzereyiz: “Jul,3 saat uyusak??” 7’de kalkıp hazırlanıyoruz, bu sabah duş yok,trene yetişmek lazım. Hızla kahvaltı,odaya dönüp Jul’ün çantalarını alış ve gara gidiş... Daha vaktimiz var. Bir yere oturup bekliyoruz. Paris’e geldiğmizden beri ne kadar çok kişiyi yolcu ettik...İlk gün Flo ve Cam,sonra Helen,Kasia, Marta ve şimdi Jul. Benimse öğlene kadar vaktim var bu şehri yaşamak için. 
Trene binme zamanı, çantaları koyup vedalaşabiliriz. Kendine iyi bak,her şey çok güzeldi sözleri arasında kaybolmuş iki kız... 
Unutma “Ich bin wunderbar&Du bist wunderbar” 
23-8-2006 

15 Mart 2018 Perşembe

Nasıl spor yapalım?


Minimalistler spor yapmasın mı?

Bir minimalist olmaya karar verdiniz ve bu yolda gereken adımları atmaya başladınız: dolabınızı temizlediniz, evinizdeki kullanmadığınız eşyaları ihtiyaç sahiplerine ulaştırdınız, masanızı çantanızı düzenlediniz. Artık her anlamda daha hafifsiniz. 

Peki hayatınızda çok önemli bir yeri olan spor? Adı üstünde genellemeler herkes için bire bir geçerli olmasa da bir çoğumuz için spor; bir spor salonuna üye olup olmamakla eşdeğer anlama gelir. Ama siz artık bir minimalist olduğunuza göre ayda bir uğradığınız spor salonuna yılda bu kadar paralar vermenin anlamsızlığını zaten keşfetmişsiniz demektir. Ama minimalistler spor yapmayacak mı? 

Tabii ki minimalistler için de geniş bir spor yelpazesi bulunuyor. Sporun, salonlardaki koşu bantlarından çıkıp açık havada oksijen içinde yapılması kavramına geçtiğinizde yapacak bir çok şeyiniz olduğunu göreceksiniz. Hadi o zaman minimalizme bir şans verenler olarak neler yapabileceğimize bir bakalım:
  • 1.      Bisiklet: ufak bir başlangıç maliyeti gerektiriyor, ağırlıklı kullanım yerinize göre bir şehir ya da doğa bisikleti, kask, dizlikler. Sonrasında ise yollar sizin. Hem de spor yapmanın yanı sıra bir ulaşım aracı. Üstelik artık bazı belediyeler kısa kullanımlık bisiklet kiralamaları da yapıyor.
  • 2.      Koşu: Mevsime uygun giysiler ve ayağınıza uygun bir ayakkabıdan sonra koşmaya hazırsınız. Havalar serinlediğinde koşu öncesi biraz üşüyecek kadar kalın giyinmeyi (yoksa sonrasında çok terlersiniz) unutmayın. Koşarkense hızınız konuşabileceğiniz bir tempoda olsun.
  • 3.      Yürüyüş: Koşuya benzer olarak hızlı tempoda yürüyüş de yapabilirsiniz. Mağaza gezme hızına düşmeyin ve ayakkabınızın uygun olduğundan emin olun. Bir de yürüyüş arkadaşı bulursanız oldukça eğlenceli olabilir.
  • 4.      Macera yarışları: Gerek şehir içinde gerek ormanda takımlar halinde yapılan bu yarışlar için her seferinde katılım ücreti ödemeniz gerekse de yaşadığınız eğlence buna değecektir. Birden farklı sporu aynı anda yapmanız gerektiği için bir taşla çok kuş vurabilirsiniz.
  • 5.       Yüzme: Şanslı bir azınlık içindeyseniz mevsim elverdiği sürece sadece bir mayoyla her gün yüzme keyfine varabilirsiniz.
  • 6.      Oryantiring: farklı türleri mevcut olmakla beraber oryantiring genel olarak harita yardımıyla yön bulmayı içeren zamana karşı bir spor, sizin hızınıza uygun bir eşle her hafta ormanda yapılan antremanlara katılabilirsiniz.
  • 7.      Parklardaki spor aletleri: İşte her mevsim yapabileceğiniz başka bir aktivite, belediyelerin koyduğu bu aletleri kullanırken önceden ufak ısınma hareketleri yapmaya özen gösterin ki aletleri kullanırken ufak sakatlıklar yaşamayın. Kış günlerinde korunaklı giyinmeyi de unutmayın
  • 8.      Futbol, Basketbol, diğer takım oyunları: Çevrenizde uygun bir saha ve kafa dengi arkadaşlarınız varsa takım kurarak haftada bir maç yapmak gibisi yoktur. Ama tek aktiviteniz haftada bir gün maç yapmak olacaksa kendinizi çok zorlamayın.
  • 9.      Evde yapabileceğiniz şeyler: gerinme, güçlenme hareketleri, yoga, plates, ufak ağırlıklarla çalışma
  • Siz de aklınıza gelen önerileri yorumlara ekleyin, beraberce bu yazıyı zenginleştirelim.
BUGÜN BUNU YAPIN:
Gece yatarken saatinizi 1 saat erkene kurun, sabah erken kalkın ve boynunuzdan aşağı doğru bir güzel gerinin. İnternette arama yaptığınızda size yardımcı olacak bir çok site bulabilirsiniz.