24 Mart 2018 Cumartesi

Mindfulness | Bilinçli Farkındalık ya da Anda Kalmak nedir?


Anda kalmak ya da anı yaşamak, nefese odaklanmak... Bu kavramlara bir yerlerde en azından bir kere denk gelmişsinizdir. Ama hiç gerçekten ne anlam ifade ettiklerini düşündünüz mü? Bu yazıda konuyu size olabildiğince doğru anlatmak adına okuduğum birçok yazardan alıntı yaparak ilerleyeceğim. Başka bir deyişle; benim de öğrendiğim ve kendime bunları uygulamalıyım dediğim açıklamalar ve yöntemlerle hazırladım bu yazıyı. Arada bol bol isim geçireceğim. Konu hakkında daha da detaylı okuma yapmak isteyenler verdiğim yazar ve kitap isimlerine daha detaylı bakabilir. 

Mindfulness kavramına detaylı bir girişten önce Esra Sert'ten bir alıntı yapmak istiyorum. Mindfulness temelli yoga eğitimi veren Esra Hanım bunu kaplar üzerinden çok yalın bir şekilde anlatmayı başarıyor: 

"Sinir sistemimiz bir kap gibidir. Duygular bu kaba dolup boşalır. Sinir sistemimiz esnektir. Duyguları değiştiremeyiz ama kabımızı büyütebiliriz. Mindfulness sinir sistemi üzerinde bir çalışmadır. Kabımızı büyütür. Böylece duygular taşıp yakıp yıkmaz. Duygular aynı olsa da tecrübe etme seklimiz çok farklı olur."

Farklı düşünürlerden ve kendi deneyimlerimden biraz daha detay verince Esra Sert'in bu benzetmesinin daha da anlaşılır hale geleceğini düşünüyorum. 

Benim farkındalık ile gerçek anlamda tanışmam 2016'nın Mart ayında katıldığım bir eğitimle oldu. Eğitimin adı Dişil Gücümüze Dönüş'tü ama anlatılan her şeyin temelinde "farkındalık" kavramı yatıyordu. Anda kalmayı deneyimlemeden konuda ilerlemek mümkün değildi adeta. Peki neydi anda kalmak? Nilüfer Devecigil, Işığın Yolu kitabında şöyle açıklıyor bunu: O anın içinde kişinin kendine ve dışardan gelen tecrübelere dikkat vermesi. 

Biz eğitimlerde genelde Zen ustası Thich Nath Hanh'ın önerilerine kulak vererek bu dikkat verme pratiğine çalıştık. Thich Nath Hanh (konu hakkında birçok kitabı var, mesela Farkındalığın Mucizesi ile başlayabilirsiniz) aklımıza geldikçe nefes alarak ana gelmeye çağırıyor bizi. Bunu sağlamak için de günlük hayattan bir şeyleri seçmemizi söylüyor. Mesela masa başı bir işiniz var. Her telefon çaldığında önce derin 1-2 nefes alın, sonra o telefonu açın diyor. Böylece telefon çaldığında o anda daldığınız işten, düşüncelerden vs sıyrılarak o ana gelip telefona da bu şekilde cevap vermeniz sağlanıyor. 

Günlük hayatta birçok şeyi nasıl da ıskaladığımızı düşünün : televizyona bakarak yenen yemekleri, telefonla uğraşarak katıldığımız sohbetleri ya da toplantıları ya da aklımızda binbir düşünce ile içtiğimiz çayları... Bunların hepsini ya da en azından dilediklerimizi birer farkındalık alıştırmasına döndürebiliriz. Tek başına içtiğiniz bir bardak çayı ele alalım. Çayı içerken çaya odaklanın. Çay bardağını tutarken elinizi nasıl ısıttığını, aldığımız ilk yudumda taddığımız aromayı, boğazınızdan akıp gitmesini. Hepsinin farkına vararak için çayınızı. Alın size farkındalık egzersizinin kralı!
Ya da otobüste, arabada oturduğunuzu düşünelim. Kulaklığınızı takıp Facebook'ta video izlemek yerine vücudunuza odaklanın. Koltuk sert mi, yumuşak mı? Koltuğa değen sırtınızın bacaklarınızın farkına varın. Ayaklarınızın yeri hissetmesine bakın. 

Bunlar somut çalışmalardı, sonra da biraz duygularınıza odaklanalım mı? Duygularımızın farkına varalım ikinci aşama olarak. Bir konuşma içindesiniz, karşınızdaki kişi birden sizin üzerinizden bir şaka yaptı. Bu şaka sizi sinirlendirdi. Hemen o sinirle tepki vermek yerine bir durup duygularınızı izleyin. Hatta somutlaştırın, ellerinizde sıcaklık mı hissettiniz, boğazınızda bir düğümlenme mi ya da karnınız mı kasıldı? Önce farkına varın, sonra da eğitimlerdeki dili kullanırsak "bu duygulara alan verin" yani duygularınızı yaşamaya izin verin ve bunların hepsinin geçici olacağını hatırlayın. 

Bu sayede yaşadığınız şeyleri iyi, kötü diye etiketlemeden ilerleyebileceksiniz. Özellikle farkındalık kasınızı geliştirdiğinizde (kas diyorum çünkü gerçekten pratik yaptıkça aynı bir kas gibi gelişiyor) stres anlarında kendinizi strese kaptırıp en kötü senaryoları kurup onlara sinirlenmek yerine nefesinize odaklanarak, duygularınızın farkına vararak o zor anları daha kolay atlatabileceksiniz.

Şimdiki Zamanın İçinde kitabının yazarı Selmin Erk ise bilinçli farkındalığı açıklarken günlük hayatı oto-pilotta yaşadığımızdan ve anda olan bir çok şeyi kaçırdığımızdan bu nedenle de birçok şeyi kaçırdığımızdan bahsediyor. Ancak dikkatimizi duyulara ve nefes alıp vermeye odakladığımızda zihnin sakinleştiğini belirtiyor. 

Bu arada bir parantez açarak farkındalık çalışmalarının bir din ya da inanç sistemine bağlı olmadığını da belirtmekte fayda var. Yine Selmin Hanım'dan alıntılamak istiyorum: Farkındalık çalışmaları yaptığınızda; iç huzurunuz artar. Ani tepki ve öfkeye teslim olmak yerine stres altında daha sakin kalabilirsiniz. Verimliliğiniz artar. Dikkatinizi daha kolay toplarsınız. Başka bakış açılarını da görebilir, çözüme daha kolay gidebilirsiniz. 

Özellikle dikkat eksikliği ve odaklanamama; stres, kaygı ve depresyon; öfke, kızgınlık gibi yıkıcı duygular; uykusuzluk - gerginlik, mutsuzluk, isteksizlik, motivasyon düşüklüğü gibi sorunlarınız varsa her gün yapacağınız mindfulness çalışmalarının olumlu etkisini görebilirsiniz.

Peki mindfulness için bir yaş sınırı var mı derseniz, Sepin İnceer'le de tanışmanızı tavsiye ederim. Çocuklar için Mindfulness eğitimleri veren İnceer'in hayali mindfulness'ın okul müfredatlarına girmesi. 5 yaşından itibaren çocuklar ve ergenler için Farkındalık ve Dikkat Eğitimi düzenleyen Sepin İnceer'e göre bu eğitimin faydaları şöyle: 
Kaynak : Sepin İnceer'in Instagram hesabı

Bazı diyetisyenler farkındalığı yemek yeme düzenine taşıyarak danışanlarına fayda sağlamayı amaçlıyorlar. Bir düşünün; mutlaka kendinizde ya da çevrenizde görebileceğiniz bir davranıştır kendini kaptırarak hatta koşturarak yemek yemek. O zaman insan ne yediğinin tadını alır ne de doyduğunun farkına varır. Oysa farkındalıkla yemek yediğinde kişi, yemek yeme eylemine odaklanır. Yediği şeyi 1den çok duyu organıyla deneyimler; yani tatmaktan fazlasını yapar.
Geçen yaz katıldığımız iki günlük bir sağlıklı yaşam etkinliğinde ilk akşam bitiminde seans yapan bir diyetisyen bize grup halinde bir deney yaptırdı. Hepimize birer kuru üzüm vererek bizi adım adım yönlendirdi, bu deneyi herhangi bir yemeğe uyarlarsak: Farkındalıkla yemek yiyen kişi önce yemeğine bakar, rengine, şekline... Sonra koklar. Tatmadan önce yemeğin kokusuyla tadı hakkında bir fikir sahibi olmaya çalışır. Katı bir şey ise dokunur. Mesela ekmekse çıtır mı yumuşak mı inceler. Hatta sesine bakar, bölerken ses çıkarıyor mu? Mesela fajita yediğinizde tabaktan gelen çıtırtıları düşünün ya da sodanın fısıltısını.. Sonra da artık tadına bakar. Üzüm testinde önce 1 üzümü bu şekilde oldukça yavaş bir şekilde, 5 duyumuzla algıladıktan sonra yiyoruz, sonra 2 üzüm daha yediğinizde üzümün tadına her şekilde vakıf oluyoruz.

Doçent Dr. Zühre Atalay farkındalıkla yemek yeme konusunda çok güzel bir açıklama yapıyor: "Az fazladır ilkesinden yola çıkarak şuna dikkat edebiliriz; 3 tane üzümden sonra şu an ağzınızın içinde üzüm tadı vardır. Bir doyum almışsınızdır. Bizler genelde birşeyin daha çok tadını almak için daha çok yapmak gerektiğini düşünürüz. Yani bir avuç üzüm yediğimizde daha çok tad alacağımıza inanırız. Daha çok doymak için daha büyük dilimler ısırırız. Genellikle aşırı yeme veya duygusal yeme davranışı bu yüzden gösterilir. Oysa az şeyden de fazla haz almamız mümkündür. Hazzın fazlalığı yaptığımızın şeyin fazla olmasıyla doğru ilişkili değildir. Durduğumuz ve dikkatimizi verdiğimiz zaman o andaki her bir duyumu, her bir anı fark edebiliriz."

Eğer farkındalığınızı geliştirmek için bir el kitabım olsun, her gün bana değişik alıştırmalar önersin derseniz de "Şimdi, Buradayım" isimli kitabı alabilirsiniz. İçinde 4 başlık altında (geliştirme, yoğunlaşma, gözlemleme ve hissetme) 100'e yakın alıştırma var. Alıştırmaların çoğunu kitap üzerinde yaptığınız için bir nevi akıllı defter de denebilir. 

Ben yukarda da bahsettiğim gibi 2 yıldır düzenli olmasa da farkındalığımı geliştirmek adına çalışmalar yapıyorum. Esra Sert'in bahsettiği "kabımın gelişmesi" bendeki en görülür etki olduğu için sanırım yazıya da onunla başlamak istedim. Çünkü bir gün bu tanımı tesadüfen (sponsorlu gönderi) karşıma çıktığında, işte bu dedim kendi kendime. 

Eskiden çok büyük sinir patlamaları yaşarken bu konuda ilerleme yaşadığıma inanıyorum. 
Ben kendime çocuğumun uyumasını zaman olarak seçmiştim. Daha önceleri oğlumla beraber odaya gidip onun uyuması için ona destek olurken çok sıkılır, bir an önce uyusa da gitsem derdim. Işıktan rahatsız olduğu için kitap okuyamaz ya da telefonumda bir şeyler yapamazdım. Ama sonra bu uyku saatini farkındalık meditasyonu yapmaya ayırdım. Üstelik bendeki rahatlamanın da oğlumun uyumasına da etkisini zamanla fark ettim (biliyorsunuz çocuklar ebeveynlerinin gerginliğini hemen yansıtırlar, ama işin güzel yanı sizin pozitif ruh halinizi de aynı şekilde yansıtmaları). 

Bu yazıyı Mevlana'nın Misafirhane'si ile bitirmek istiyorum. Eğer daha önce çok bilgi sahibi olmadığınız bir kavramsa biraz olsun dikkatinizi çekebilmiş ve sizi aydınlatabilmişimdir umarım.


İnsan kısmı bir misafirhane,
Her sabah yeni birisi gelir.
Bir sevinc, bir bunalım, bir zalimlik,
Aniden farkına varmak birşeyin,
Hepsi beklenmedik misafir.
Hepsini karşılayıp eyle!
Evini vahşetle süpürüp,
Bütün mobilyalarını boşaltan
Bir kederler kalabalığı bile gelse.
Her geleni alnının akıyla misafir et.
Olur ki yeni bir zevk getirmek için
Boşalttılar evini.
Karanlık düşünce, utanç ve garez,
Hepsini gülerek karşıla kapıda
Ve buyur et içeri.
Minnettar ol her gelene
Kim gelirse gelsin.
Çünkü bunların her birisi
Öte taraftan bir kılavuz
Olarak gönderildi.


19 Mart 2018 Pazartesi

Gençtur'la çalışma kampına nasıl gidilir?


Facebook'a seneler önce bir "notlar" özelliği gelmişti. Durum bildirimi yazmak için alan çok kısıtlıydı, uzun şeyler yazmak isteyenler için bu notlar bölümü kullanışlı olmuştu. Ben de iki yazı yazdım biri 2009'da (Paris'te son gün) biri de bu yazı Gençtur yazısı. Amacım, hani olur da birileri Gençtur'la kampa gidecek olursa katkım olsundu. Fiyatlar vs değişmiş olabilir. Ama ana yöntem, akış aynıdır. Gidiniz, gönderiniz. 

Biri Samsun'da kamp lideri olarak yaptığım kampla birlikte 5 kampa katıldım. Hepsi de birbirinden güzeldi. Bu yazıyı da blogda bu nedenle paylaşıyorum. Gerçekten en uygun fiyata hem gezi hem de hayat dersi.

Not: fotoğraflar çok eski olduğu için çözünürlükler felaket: )

Gençtur, Türkiye'de gönüllü kampların 1 numaralı (aslında sanırım tek) adresi.

Öncelikle kamplara daha doğrusu gönüllü kamplara katılmak isteyenler Ocak-Şubat gibi kesin kararlarını verip başvurularını yapmalılar. Bu gönüllüler kimler olabilir derseniz 18 yaş üstü herkes, üst yaş sınırı yok. 15-18 yaş arası kamp yapmak isteyenler içinse genellikle özel proje kampları oluyor. Neyse ben senaryomu 18 yaş üstünden yazıyorum.

Baktınız yazın en az iki hafta üst üste tatil yapabilecek durumdasınız, yurtdışına gitmek istiyorsunuz, e İngilizceniz de insanlarla da anlaşabileceğiniz durumda... o zaman bir gün bir yarım saatinizi ayırıp Taksim'de Aznavur pasajının 5. katında olan Genctur'a bir uğruyorsunuz. Pazar günü kapalı, cumartesi de yarım gün. Haftaiçleri ise daha rahat ulaşabilirsiniz. İçeri girince sağdaki gönüllü kamplarla ilgili size yardımcı olacak Zafer Abi'nin yanına gidebilirsiniz. Eğer İngiltere veya Amerika tercih ederseniz kısa bir İngilizce mülakat yapılabilir. Gençtur'da kaydınızı yaptırdıktan, yani kayıt formunu doldurup ücretinizi ödedikten sonra ilk adımı attınız demektir. Burda geniş bir parantez açmak lazım: Ben ilk kampımı yaptığımda kamp ücretleri 175 dolardı ve ilk kampınızdan sonraki kamplarınızda 125 dolar ödüyordunuz, bir nevi kıdemli indirimi. Sonrasında ise doların düşmesi ile bu 175-125 euro oldu. Bu paraya uçak biletiniz ve vize paranız dahil değil ama kalış ve yemek masraflarınıza denk geliyor. Basit bir hesap yaparsanız aslında bu paranın 2 haftalık kalış ve yemek paranızın gerçekte tutacağından çok daha az olduğunu görebilirsiniz.

Parantezi kapatıp diğer adıma gelelim. İlk adımda formu doldururken bir ülke sıralaması da yapıyorsunuz. Burda biraz first come first served durumu söz konusu. Kaydını önce yaptıran beğendiği kampa gitmekte öncelik elde eder. Yani mart-nisan gibi kamplar şekillenmeye başladığında kayıt yaptıranlar Gençtur bürosuna kamp seçmek üzere davet edilir (gerçi sanırım bu konuda artık online sisteme geçildi). Seçtiğiniz ülkede hangi gönüllü kuruluşlar varsa onların dosyaları konur. Dosyalar proje doludur. Ben kendi adıma bu konuda genelde çok rastlantısal davrandım. Çünkü ne kadar detay verilirse verilsin kamplarda biraz sürpriz payı mevcut. Kamp bilgilerini içeren bilgi dosyalarında ise öncelikle kampın türü,, içeriği, nerde yapıldığı, süresi, yapıldığı yerde yapılabilecek diğer aktiviteler vs yer alır.


Kamp deyip geçtiğimiz olay hakkında da bilgi vermek lazım tabii ki. Bunlar genellikle restorasyon çalışmaları, çocuklara dil öğretim kamplarıi festival kampları, çevre kampları... olabilir. Kamplarda çoğunlukla haftada 5 belki de 6 gün çalışılır. Yazın sıcaktan çok fazla etkilenmemek adına sabah erken kalkılır, o günün seçilen görevlileri (bu konuya geleceğiz) kahvaltıyı hazırlar. Ve iş alanına gidilip öğlene kadar çalışılır. Öğlen eve gelinir, bazen duş bile alınmadan yemeğe oturulur. Bundan sonra gün sizindir. Kampın liderine, düzenleyen kuruluşa ve tabii daha da önemlisi bulunduğunuz yerin özelliklerine göre öğleden sonraki zamanda çeşitli şeyler yapılabilir. Bizim çevre kent kasaba gezmişliğimiz de var, çatı üstlerinde Deep Purple konseri izlemişliğimiz de. Yüzmek, top-kağıt vs oynamak gibi şeyler de cabası.

Neyse kamplara bakıldıktan sonra 6 tanesini seçildikten sonra öncelik sıralamasına göre verilir. Yine belli bir süre sonra ise asıl koşuşturmaca başlar. Kampınız belli olur, size information sheet gelir. Burda kampın ince detayı, gelirken neler getirmeniz gerektiği (yaz yağmuru meşhursa yağmurluk, çok sinek varsa onun için spreyler filan gibi), yöre hakkında bilgi yer alır. Aynı zamanda vize işlemlerinde yardımcı olması için davetiyeyi de yollarlar. Sonra ver elini konsolosluk kapıları... Vize süreci genelde çok sancılı olmaz. Gençtur kampçılarına kapılarda sıra beklerken rastlamanız da çok olasıdır.

Vize de alınınca artık iş bitmiştir yarı yarıya. Size genelde bir buluşma saat ve noktası verirler ki bu öyle başkentin en işlek meydanı olmaz. Ama oraya nasıl ulaşacağınızı bir kaç farklı yoldan olmak üzere mutlaka açıklamış olurlar. Bundan dahasını da anlatmıyorum. O da sizin hayal gücünüze kalsıN!

Şu hikayeyi de iliştireyim: Bir yerlerde kaydı kalsın.
Jul'le Paris'te son gün
Saat 9: Telefonun alarmı çalmaya başladı yine!!Uff kalkmak istemiyorum.Dün 3’te yattık zaten!5 dk daha lütfeeen!Sustu... 
9.15: Jul kalkıp duşunu almış,başında havlusuyla yanımda dikilmiş beni uyandırmaya çalışıyor. “Tamam 5 dakika içinde hazırım!” Kahvaltıya gecikmemek için bir yöntem bulduk.O benden önce duşunu alıyor –ben biraz daha uyumayı başırıyorum,yuppi- bense kahvaltıdan sonra. 
10 dk sonra elimizde odanın anahtarı kahvaltıdayız. Görevli kadın artık bizi tanıyor ki bu sefer oda numaramızı sormadan elinde kağıda işaret koydu. Üstelik bugüne kadar ki şirin davranışlarımızdan olsa gerek “Yoğurt bitti mi?” , “Hiç portakal suyu kalmamış.” gibi sorularımıza hızır gibi yetişip sorunları çözüyor. Şimdi oldukça ağır bir kahvaltıda sıra; günün gerisinde çok yürüyeceğimiz (tüm gün de denebilir) , kahvaltıya nazaran çok yemek yemeyeceğimiz için bu öğünü abartmaktayız: müsli, yoğurt, ekmek, bal, peynir, yağ, jambon, portakal suyu ve çay desem aklınızda bir resim oluşur sanırım! Evet doğru bildiniz karnımızı tutarak masadan kalkıyoruz. 
Yukarı çıkış,TV’de radyo kanalını açış , büyük ihtimalle Kyo-Derniere Dance ya da Madonna-Hollywood’a rastlayış –her sabah değişmeyen ritüel! 2'si de süper - ,duş,kıyafetler ve şimdi günün yiyeceklerini çantalara bölme zamanı: “Peynirle ekmek sende kalsın,ben elmaları alırım” , “Çikolata kaldı mı?” , “Sular!Şişeleri doldurmayı unutmayalım” (Evet,otel odası da dahil olmak üzere devamlı musluk suyu içiyoruz) 
Saat 10 olmuş bile,resepsiyonun önündeki broşürlere bir yenisi daha eklenmiş mi göz atıp otelden çıkıyoruz. Klimadan sonra dışarının sıcağı inanılmaz boğucu,tabii sırtımızdaki çantalarımız da cabası. Sırf Paris kitabımım yarım kilodur herhalde!! 
Bugün programda Eyfel ve Louvre Var. İkisini de (tembellikten) son güne bıraktık. Eyfel’e çıkmak yürek istediğinden erteleyip durduk. Asansör kullanmak istemiyoruz ama önümüzde de çok merdiven var. Louvre’a ise Salı günü gittik ,meğer kapalı olduğu tek gün salıymış! Neyse bugün kararlıyız , ikisine de gideceğiz. Önce Eyfel! Dört ayağın üçünde asansör var,asansörlerin önünde ise sonu gelmez kuyruklar.Beklemek demek en az bir saati gözden çıkarmak demek. Ver elini merdivenler.Aaaaa nedense burda hiç sıra yok. Ne ilginç(!). 38 derece sıcakta kaç kişi daha tırmanmayı dener ki? Neyse sızlanmayı bırakıp çıkalım.Yer yer Eyfel’in geçmişini anlatan levhalar var,duraklamak için iyi bahane: ) 1. kat...2. kat:Manzara harika! Seine Nehri tüm köprüleriyle birlikte önümüzde. Hemen bir foto!Biri alman diğeri türk iki kız yorgun ama mutlu ifadelerle objektife gülümsüyoruz. 3. kata yürüyerek çıkış yok,asansör gerekli. Ama burda da ucu bucağı olmayan bir kuyruk var...Haksızlık...Neyse bize bu kadar Eyfel yeter. 
Çimlere oturup çikolata yemeği hak ettik,zaten yemek zorundayız da yoksa ilerleyen saatlerde “sıcak çikolata”ya dönüşecekler. Güneş kavururken bir ağacın gölgesinde oturup dinlenmek...Süper...Yarın dönmek zorunda mıyız? 
Eyfel’den sonra Seine’in öteki tarafında bizi bekleyen randevumuza doğru yola koyuluyoruz. Uzun bir yürüyüşten sonra Jardin de Tuileries’de dinlenelim, parkın hakkını vermek gerek. Buraya bu hafta içinde kaçıncı gelişimiz acaba? Bankta peynir-ekmek-kokteyl domatesten oluşan öğle yemeğimiz,biten/ısınan sularımızı çeşmede tazeleyişimiz ,hatta çantaları başımızın altına koyup biraz kestirişimiz oldukça zaman alıyor.Huzurluyum!
Louvre’a vardığımızda etraf tahmin edilebileceği gibi yine turist dolu. Bir sürü resim, heykel, tarihi buluntular, Türk halısı&çinisi ve ve Hammurabi’nin Kanunları’nı gördükten sonra istikamet Mona Lisa! Şaka gibi.Nereye baksam Mona Lisa’ya gider şeklinde bir ok var. Yaklaştığımız sırada kendimizi bir grup insan içinde buluyoruz. Hepimizin ortak özelliği Mona Lisa’yı görmeye odaklanmak. Koridor boyu sağlı sollu sıralanmış ünlü italyan ressamların resimlerine bakan pek kimse yok açıkçası.Ve işte o! Ama nasıl olur? Bu o mu gerçekten? Bu kadar küçük ve soluk mu? Yoksa yasak olduğu halde inadına flaş patlata patlata fotoğraf çekenlerin yüzünden gözlerim mi kamaştı? Hüsran! Jul’ün yüzünde de aynı ifade var: “Bu muymuş?” Buradaki işimiz bitti,zaten müze de kapanacak artık hadi çıkalım... 
Tekrar bir köprüden geçiş. Şu anki amacımız kendimize şirin bir restoran bulmak. Pahalı da olmasın piliz! Pek çok yere girip çıktık: Yok yok yok! Ya yemeği ya içeriyi ya da fiyatları beğenmiyoruz...En iyisi Seine kıyımıza geri dönelim biz. Peki yiyecek ne alsak? “Bak orda bir yunan büfesi var,tostlar filan!” Baget ekmek içinde beyaz peynir-domatesten oluşan tostumuzun yanına civardaki bakkaldan kola,gecenin ilerleyen saatleri içinse kendimize şarap alıyoruz. Seine Nehri bekle bizi!.. 
Bugün her zamanki yerimizden biraz daha ilerdeyiz. Daha kalabalık bu kısım. Masalarda akşam yemeği yiyen insanlar.İçlerinden biri bize tirbüşon verir mi? Oh be! Şarabımızı açtırdık üstelik açan adam Paris Plage’a içki sokmanın yasak olduğunu söyleyip bize şarabımızı kamufle etmemiz için bir de torba verdi. Yuppii. 
Jul’le Almanca-Türkçe alışverişi yapıyoruz. Bir kelime benden bir kelime ondan.Şarap bitmek üzere. “schlaf gut” diyorum ben ,bu cümle çocukluğumun reklamlarından yadigar bana. Gülüyoruz .Şarap bitti bu arada biraz da ağladık.Mutlulukla hüzün bu kadar iç içe geçer mi? Kamptakileri çekiştirdik sonra biraz, komik anları hatırladık, dönünce neler yapacağımızdan bahsettik. Aslında bu gece de Paris’teki diğer gecelerimiz gibi. Akşamları ya Eyfel’in ışıklarını izlerken ya da Seine Nehri kıyısında akan sulara dalmışken hep konuştuk. Bu konuşmalar değil mi zaten bizi bu kadar iyi arkadaş yapan? 
Bu kadar hüzün yeter,hadi dans edenleri izlemeye gidelim. Her tarafta bir şeyler çalan,dans eden insanlar var. Saat kaç olmuş,bugün günlerden ne umurlarında değil. Ne güzel!Ama saat bizim için önemli. Daha çantaları toplamadık. Bu sefer yolu haritaya bakmadan buluyoruz,hem de daha kısa bir yol keşfederek. Otel kapı-duvar. Gerçi bu ilk değil. Gece yarısından sonra otomatik açılan kapı kitleniyor,içeri girmek için zile basmak gerekiyor. Başımıza ilk geldiğinde şaşkınlığımızdan panik olmadık ( “Sokakta kaldık !”) diyemem. 
Odamız,televizyondaki radyo kanalı,bavullar,atılacak kıyafetler,”Biz bu çantalara eşyaları nasıl sığdıracağız” paniği, duş,pijama, yatak... 
Gözlerim kapanıyor ama uyumak istemiyorum. Bu son gecemiz. Kimbilir bir daha ne zaman yan yana oturup birbirimize kendimizi,ailelerimizi,aşklarımızı, arkadaşlarımızı anlatacağız; bir daha ne zaman ben ona “How do you say it in french” diyeceğim? 
Saat 4,uykuya yenik düşmek üzereyiz: “Jul,3 saat uyusak??” 7’de kalkıp hazırlanıyoruz, bu sabah duş yok,trene yetişmek lazım. Hızla kahvaltı,odaya dönüp Jul’ün çantalarını alış ve gara gidiş... Daha vaktimiz var. Bir yere oturup bekliyoruz. Paris’e geldiğmizden beri ne kadar çok kişiyi yolcu ettik...İlk gün Flo ve Cam,sonra Helen,Kasia, Marta ve şimdi Jul. Benimse öğlene kadar vaktim var bu şehri yaşamak için. 
Trene binme zamanı, çantaları koyup vedalaşabiliriz. Kendine iyi bak,her şey çok güzeldi sözleri arasında kaybolmuş iki kız... 
Unutma “Ich bin wunderbar&Du bist wunderbar” 
23-8-2006 

15 Mart 2018 Perşembe

Nasıl spor yapalım?


Minimalistler spor yapmasın mı?

Bir minimalist olmaya karar verdiniz ve bu yolda gereken adımları atmaya başladınız: dolabınızı temizlediniz, evinizdeki kullanmadığınız eşyaları ihtiyaç sahiplerine ulaştırdınız, masanızı çantanızı düzenlediniz. Artık her anlamda daha hafifsiniz. 

Peki hayatınızda çok önemli bir yeri olan spor? Adı üstünde genellemeler herkes için bire bir geçerli olmasa da bir çoğumuz için spor; bir spor salonuna üye olup olmamakla eşdeğer anlama gelir. Ama siz artık bir minimalist olduğunuza göre ayda bir uğradığınız spor salonuna yılda bu kadar paralar vermenin anlamsızlığını zaten keşfetmişsiniz demektir. Ama minimalistler spor yapmayacak mı? 

Tabii ki minimalistler için de geniş bir spor yelpazesi bulunuyor. Sporun, salonlardaki koşu bantlarından çıkıp açık havada oksijen içinde yapılması kavramına geçtiğinizde yapacak bir çok şeyiniz olduğunu göreceksiniz. Hadi o zaman minimalizme bir şans verenler olarak neler yapabileceğimize bir bakalım:
  • 1.      Bisiklet: ufak bir başlangıç maliyeti gerektiriyor, ağırlıklı kullanım yerinize göre bir şehir ya da doğa bisikleti, kask, dizlikler. Sonrasında ise yollar sizin. Hem de spor yapmanın yanı sıra bir ulaşım aracı. Üstelik artık bazı belediyeler kısa kullanımlık bisiklet kiralamaları da yapıyor.
  • 2.      Koşu: Mevsime uygun giysiler ve ayağınıza uygun bir ayakkabıdan sonra koşmaya hazırsınız. Havalar serinlediğinde koşu öncesi biraz üşüyecek kadar kalın giyinmeyi (yoksa sonrasında çok terlersiniz) unutmayın. Koşarkense hızınız konuşabileceğiniz bir tempoda olsun.
  • 3.      Yürüyüş: Koşuya benzer olarak hızlı tempoda yürüyüş de yapabilirsiniz. Mağaza gezme hızına düşmeyin ve ayakkabınızın uygun olduğundan emin olun. Bir de yürüyüş arkadaşı bulursanız oldukça eğlenceli olabilir.
  • 4.      Macera yarışları: Gerek şehir içinde gerek ormanda takımlar halinde yapılan bu yarışlar için her seferinde katılım ücreti ödemeniz gerekse de yaşadığınız eğlence buna değecektir. Birden farklı sporu aynı anda yapmanız gerektiği için bir taşla çok kuş vurabilirsiniz.
  • 5.       Yüzme: Şanslı bir azınlık içindeyseniz mevsim elverdiği sürece sadece bir mayoyla her gün yüzme keyfine varabilirsiniz.
  • 6.      Oryantiring: farklı türleri mevcut olmakla beraber oryantiring genel olarak harita yardımıyla yön bulmayı içeren zamana karşı bir spor, sizin hızınıza uygun bir eşle her hafta ormanda yapılan antremanlara katılabilirsiniz.
  • 7.      Parklardaki spor aletleri: İşte her mevsim yapabileceğiniz başka bir aktivite, belediyelerin koyduğu bu aletleri kullanırken önceden ufak ısınma hareketleri yapmaya özen gösterin ki aletleri kullanırken ufak sakatlıklar yaşamayın. Kış günlerinde korunaklı giyinmeyi de unutmayın
  • 8.      Futbol, Basketbol, diğer takım oyunları: Çevrenizde uygun bir saha ve kafa dengi arkadaşlarınız varsa takım kurarak haftada bir maç yapmak gibisi yoktur. Ama tek aktiviteniz haftada bir gün maç yapmak olacaksa kendinizi çok zorlamayın.
  • 9.      Evde yapabileceğiniz şeyler: gerinme, güçlenme hareketleri, yoga, plates, ufak ağırlıklarla çalışma
  • Siz de aklınıza gelen önerileri yorumlara ekleyin, beraberce bu yazıyı zenginleştirelim.
BUGÜN BUNU YAPIN:
Gece yatarken saatinizi 1 saat erkene kurun, sabah erken kalkın ve boynunuzdan aşağı doğru bir güzel gerinin. İnternette arama yaptığınızda size yardımcı olacak bir çok site bulabilirsiniz.


4 Mart 2018 Pazar

Hastaneye Doğum Çantasında Ne Götürdüm, Neleri Hiç Kullanmadım?


Geçen hafta Çarşamba sabahı hastaneye bir kabin boy valiz bir de günlük çantam ile gittim. Kendimce tam ve pratik bir çanta hazırlamıştım ama hastaneden çıkarken kendimce azalttığım doğum çantamın yine de çok kalabalık olduğunu fark ettim.

Sezaryen olduğum için 2 gece kalmam gerekti hastanede. Yaklaşık 2,5 gün boyunca ihtiyaç duyduğum her şeyi aşağıda sıralıyorum, aralarında benim götürdüğüm ama hastanede zaten olan şeyler de var, onları da belirteceğim.

Anne için;

2 Gecelik, 1 sabahlık
2 Emzirme sütyeni
1-2 çift çorap
2-3 iç çamaşırı (tek kullanımlık külotlar da alabilirsiniz, ben ilk doğumumda onlardan kullanmıştım ama zaten yetişkin bezi verildiği için gerek kalmıyor)
Lanolin Göğüs Ucu Kremi 
Diş fırçası, macunu, hastanede yıkanacaksanız seyahat boy şampuan, deodorant, dilerseniz makyaj malzemesi
Cüzdan, telefon, şarj aleti gibi kişisel eşyalar
Hastane çıkışında giymek için kıyafet
Hastane için terlik (ben kendi terliğimi götürdüm ama otellerde olduğu gibi tek kullanımlık terlik olabiliyor. İlk gün yoğun kanama olabileceği için başta onu kullanmanızı öneriyorlar) 
Yetişkin boy ped (ben normal ped götürdüm sonra da hastane zaten ped verince kullanmama gerek kalmadı)

Kendim için olan eşyalardan terlik ve ped gereksiz oldu yani, bir de ben çok terlersem diye 3 gecelik götürmüştüm ama 3. gün zaten hastaneden çıktığım için gerek kalmadı. 2 gece kalınacaksa her şeyden 2'şer almak ideal olacaktır.

Bebek için;

2-3 body ve tulum
1-2 çift çorap
1 çift eldiven 
1 şapka (bu 4 madde için ben kıyafet setleri yapıp buzdolabı poşetlerine koymuştum. Ancak ben bebek kaç kilo gelir emin olamayıp hem yenidoğan hem de daha büyük kıyafet koymuştum, en çok abarttığım kısım da bu oldu. Aslında şimdiki aklımda evde bu setleri hazırlar sonra bebeğe göre evden getirtirdim zaten eve gidip gelen birileri oluyor. Daha ilk günler olduğu için henüz çiş sızıntısı filan gibi kazalar da pek olmuyor)
1 Battaniye (hastanelerde genelde tam bir set oluyor ama siz kendi battaniyenizi isteyebilirsiniz diye 1 tane ekledim).
Müslin Bez: Ben 2 tane götürdüm, oda çok sıcak olduğunda battaniye yerine serdim ve benden başkaları kucağına almak istediğinde omuzlarına serdim. 
(Kış ise) Astronot Tulum
Bebek bezi (hastaneden verildi bize, sizin de önden arayıp sormanızda gerek var, ben belli bir marka istediğim için yanımda götürmüştüm ama zaten aynı bez vardı hastanede de, boşa götürmüş oldum)
Almayın: 
Kundak: Şimdi evde pratik kundaklardan kullanıyoruz çünkü oğlumun elleri kolları uykusunda onu uyandırabiliyor. Ama hastaneye götürmek gereksizmiş (ki ben götürdüm). İlk günler zaten çok yorgun oluyor ve battaniye de aynı işlemi görüyor.
Pişik Kremi: bebekler malum ilk günler mekonyum denen siyah bir kaka yapıyor. O da pişik yapmazmış. Ben koca bir kutu pişik kremini boşa taşıdım:)
Biberon, emzik, silikon göğüs ucu, süt sağma makinesi: ilk günlerde biberon yerine kaşıkla, enjektörle ya da kadehle besleme öneriliyor, emzik vermek için de en az 10-15 gün (hatta 45 gün en ideali deniyor) beklemek gerekiyor. Emzirme başlamadan ihtiyaç duyup duymayacağınız belli olmayan göğüs kalkanı, ucu gibi ürünlere de gerek yok. Gerekirse zaten hastane etrafındaki eczanelerden rahatlıkla bulabilirsiniz. Süt sağma için de yine bebek hemşireleri size destek olacaktır. Boşuna evden taşımayın. Ben bunları ilk doğumda hastaneye götürmüştüm. Bu sefer boşuna taşımadım.

Sizin benzer bir tecrübeniz olduysa fazladan yanınıza aldığınız neler var?


3 Mart 2018 Cumartesi

Kapsüllü Kahve Makinesi Kullananlar : Kapsüllerinizi Tekrar Kullanın


Geçen gün Instagram storylerde yaptığım kahve anketine denk geldiniz mi? Size sorduğum birkaç sorunun arkasında biraz da "Kahve ile neler yapabiliriz? Acaba bir şeyleri atlıyor muyuz beraberce bakalım, biraz da birbirimizi tanıyalım" duygusu vardı.





Sonuçlara bakacak olursak; 
Nerdeyse %90’ımız kahve seviyor. (Burda amaç çayla kıyaslamak değil, tercihsiz bir soruydu). 


Kahve sevenlerin ise %70’i Türk Kahvesi seviyor, e tabii bu gerçek evinde kahve makinası olanların çoğunluğunun Elektrikli cezve sahibi olmasıyla paralel :) 












Benim asıl merak ettiğim ise “kapsüllü kahve makineleri”ydi. Hani başta Tchibo ve Nespresso’da satılan kapsüllerde farklı aromalarda kahveleri alabileceğiniz, kahve yaparken kapsülü attığınız makineler (Türk kahvesinin bile kapsüllüsü çıktı bu arada, ne gerek varsa onu da anlamadım). Pratikliği nedeniyle çok tercih edildiğini düşündüğüm bu makinanın bizim aramızda çok az tercih edilmesi sevindirici. 


Kapsül kahveye döneceğim tekrar ama Türk kahvesini hemen kapatmayalım. Telvenizi vücut için peelingde ya da bitkilerinizde gübre olarak kullanabileceğinizi biliyor muydunuz? Bu ipucu tabii filtre kahve yapanlar için de geçerli, filtrede biriken kahveyi aynı şekilde değerlendirebilirsiniz. Fazlasını da kahve içmeyen arkadaşlarınıza götürürsünüz: )  Peki ama halihazırda bir kapsüllü makinanız varsa ne yapacaksınız? Birine verseniz bile sürekli bir çıktısı olmaya devam edecek, sadece bunu sizin değil başkasının evinde üretecek. O zaman size birkaç önerim var: 1.’si Kapsülleri geri dönüşüme atmak ama direkt makinadan alır almaz değil, kapsülün üstündeki alüminyum folyoyu söktükten sonra arada olan plastik filtreleri çıkarıp hepsini sudan geçirip atmak, bu aşamada yine aradaki kahveyi değerlendirmek elinizde. 2.’si ise bu kapsülleri tekrar doldurmak, açınca mekanizmayı görmüş oluyorsunuz. Araya tekrar kahve koyarak kapsülünüzü en az birkaç kez daha kullanabilirsiniz. 3. Öneri ise tekrar kullanılabilir kapsüller almak. Tchibo için arasam da bulamadım ama Nespresso için birçok alternatif var, tanesi 3 dolar gibi bir ücrete çelik kapsül alıp kullanabiliyorsunuz. 

(Not: Fikirleriyle konuyu yazmama neden olan Ece Nalbantoğlu'na çok teşekkür ederim. Önerileri direkt onun tecrübelerinden yararlanarak toparladım. Not2: Bizim evde filtre kahve makinesi ve elektrikli cezve var, Filtre kahve makinesi için kağıt dışında ne kullanabiliriz bakıyoruz, tülbent vs kullanınca koku yaptığını söylediler, fikirlere açığım: ) )

Bu arada bir de dipnot: Nespresso markası, kapsüllerini geri alarak kendileri dönüştürüyormuş. Çöpe atmaktan iyidir değil mi?
Peki siz kahve atıklarıyla peeling ya da gübre olarak kullanmak dışında bir şeyler yapıyor musunuz?

Son olarak, İngilizce olmasına rağmen sessiz bile izleseniz size aşama aşama nasıl yapacağınızı anlatacak bir video bırakıyorum buraya: