17 Nisan 2018 Salı

Kıyafetleri Nereye Verelim: Belediyeler ve onların yönettiği 2. El Kıyafet Mağazaları

Bundan bir süre önce Kadıköy ve kıyafet kumbaralarından bahsetmiş daha sonra belediye yetkilileriyle görüşüp biraz daha detay da paylaşmıştım. Sonra bu hafta Instagram'da bir takipçim Fethiye'den harika bir yer paylaştı: Dükkan Senin isimli yine belediyenin aracı olduğu mekanda eşyalar tasnif edilip tertemiz bir şekilde ihtiyaç sahiplerine sunuluyordu. Merak ettim. Başka nereler var diye bir çağrı yaptım. Gelenleri aşağıda paylaşıyorum. Belki yakınınızda varsa hem elden çıkaracağınız eşyalar için bir fikir olur hem de bir ihtiyaç sahibi tanıdığınız varsa doğru yere yönlendirebilirsiniz:

Ben gelenlerle alfabesik bir liste yaptım ama hala çok eksiği var. Sizin de ekleyecekleriniz varsa lütfen bana yazın. Bu listeyi beraberce genişletelim.

Ankara, Gölbaşı Belediyesi: Paylaşım Noktası
Ankara Yeni Mahalle Belediyesi: Elele 
Bolu : Hayır Çarşısı : Kıyafet, oyuncak, yiyecek... İster belediyeye iletin isterseniz gelip evden alsınlar.
Bursa, Nilüfer Belediyesi: Giymiyorsanız Giydirin
Bursa Osmangazi Belediyesi444 16 01 - 1801
Çanakkale Belediyesi: Sosyal Market: Ayrıca aradığınız zaman görevliler gelip evden alıyorlar.
İstanbul, Bayrampaşa Belediyesi: Hayır evi.  
İstanbul, Bahçeşehir Belediyesi, Aile Destek Evi
İstanbul, Beylikdüzü Belediyesi, Dost Eller
İstanbul, Eyüp Belediyesi: Şefkateli Mağazası
İstanbul, Kadıköy Belediyesi: Açık Gardırop
İstanbul, Kartal Belediyesi: Gönül Çarşısı
İstanbul, Maltepe Belediyesi: Giymiyorsan Giydir
İstanbul, Sultangazi Belediyesi: Elele Yardım Merkezi
İstanbul, Tuzla Belediyesi: Gönül Elleri (sen de bırakabiliyorsun, Perşembeleri ise araç gelip alıyor)
İzmir, Aliağa Belediyesi: Sosyal Market
İzmir, Bergama Belediyesi: Sosyal Yardımlaşma Vakfı- Sevgi Evi
İzmir, Bornova Belediyesi : Dost Market Zincirleri
İzmir, Buca Belediyesi: Eşya Bankası
İzmir, Karşıyaka Belediyesi: Butik Elele
Kocaeli, Çayırova: Giymiyorsan Giydir
Mersin, Anamur Belediyesi: Hanımeli İhtiyaç Bankası
Sakarya: Sakva
Samsun; Atakum Belediyesi: Hayır Çarşısı
Rize : Sosyal Hizmet Ofisi
Tekirdağ: Dost Eli
Yalova: Hayır Çarşısı


Bağımsız yerler:
Hobbit House Balat
Ankara: Özgür Dönüşüm
Hanımlar Eğitim ve Kültür Vakfı İktisadi İşletmesi: Çıt çıt
@mutluolalım : Hastaneye geldiklerinde teslim etmek gerekiyor.
@paylastikcacogalsin : Kelebek çocuklar yararına satış
@bipatidesenver : Geliri hayvanlara gidiyor
@sabisin_atolyesi : Güllük barınağı gönüllüsü , hayvanlar yararına kermes
@oyuncakkardesligi :
İstanbul, Başakşehir- 5. Etap: Yardım Deposu
Sakarya, Kent Meydanı Askılar
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Sosyal Sorumluluk; Aile - Kadın Direktörlüğü : 444 00 93 (Eve gelip alıyorlar.

15 Nisan 2018 Pazar

#turkisiminsgame de 2. hafta bitti . Bu hafta neler oldu

#turkisiminsgame'i yarıladık, 15. güne geldiğimizde eğer düzenli olarak katıldıysanız evden 120 parça eşyayla vedalaştınız demektir. 

Öncelikle keşke benim fotoğraflarım da temiz çekilmiş olsaydı, onlardan birini koysaydım ama genelde gece çocuklar uyuduktan sonra karanlıkta ayırıp, fotograf çekip sonra da verilmek üzere poşetleyip pusete attığım için hepsi karanlık çıktı: )

Geçen haftaki derlemede de yazdığım gibi benim 2. haftam daha çok gardropla geçti. Sadeleşme hikayemi yazarken de bahsetmiştim. Bu yola ilk çıktığımda tek kapı bir gardrop ve bir şifonyere sığacak şekilde kıyafetlerimi elemiştim. Ama sonra "hamilelik, dur şu kiloları veririm, veremiyorum sanki, aa yine hamileyim" derken gardrobum farklı bedenden kıyafetlerle dolmuştu ve ben arada kalmıştım. Çocuğu olanlar bilir, hamileyseniz belli şeyler giyebilirsiniz, beli hep geniş olmalıdır (e tabii ki), emziriyorsanız kolay idare edebileceğiniz ya önden düğmesi olan ya da yukarı kolay sıyrılan şeyler giyersiniz bu sefer. İki parça giyinmek daha pratiktir, elbiselere pek yer yoktur. Yani uzunca bir dönem kendi zevkiniz için değil pratiklik adına giyinirsiniz; içine girebildiğiniz ve o andaki ihtiyacınızı çözen kıyafetler giymeye o kadar odaklanırsınız ki bir süre sonra (benim durumumda olan bu en azından) kendi zevkinizin ne olduğunu unutursunuz. 

Ben de şimdi yine bir emzirme döneminde olsam da kendimi tekrar tanımaya çalışıyorum. Dolabımın dolu olduğu bu son 4-5 yılda ben de 20'lerimi bıraktım ve artık 30'larımı ortaladım. Hayatım, ihtiyaçlarım ve zevklerim değişti.

Gardrobuma uzun zamandan sonra ilk kez el atınca o heyacanla zaten bu yüzden Kıyafetlerde sadeleşirken en çok nede zorlanıyoruz yazısını yazdım. Çünkü özellikle de ilk gün uzun zaman boyunca giyerim diye düşündüğüm ve bir türlü şansımın olmadığı kıyafetleri elemek benim için zor olmuştu. Ama ilerledikçe, konuya daha objektif bakınca birçok kıyafeti artık sevmediğimi de fark ettim. Beğenilerim değişmişti. Artık neyi beğeniyorum derseniz hala ara bir dönemdeyim ama en azından artık neyi sevmediğimi biliyorum. 

Mesela sentetik kumaşları sevmiyorum. 2. haftanın bir gününü polyester avıyla geçirdim. Tabii bir şeyi alıp sonra sadece aa kumaşı da rahatsız ediyor diye elden çıkarmak yanlış. Ama bunu şimdi anlayabiliyorum. Sadeleşmeyi seçtiğim ilk zamanlarda kumaşlarla ilgili bir fikrim yoktu açıkçası. Şimdi çok beğendiğim bir şey olsa bile ilk işim etiketine bakmak ve ne kadar beğensem ve o parçaya ihtiyacım olsa bile eğer belli bir oranın üzerinde polyester, akrilik vs içeriyorsa (benim için sınır %50) kesinlikle almıyorum.  konuyu merak edenler olursa: 

3. haftada biraz daha dolabımla uğraşır, ince ayar yaparım ve sonra da mutfağa geçerim diye düşünüyorum.

9 Nisan 2018 Pazartesi

Kıyafetleri sadeleştirirken en çok nerde zorlanıyoruz?

Malum #turkisiminsgame tam hız devam ediyor, ben de sadeleşirken hangi zorlukların yaşandığını bir kez daha hatırlıyorum. Bu sefer sadeleşmeye özellikle kolay şeylerden başladım. Tarihi geçen kozmetik ürünler, kaçan çoraplar, bozulan ojeler derken artık dolaba yaklaşma zamanım geldi. Bugün hiç giymediğim taraftan elemeye başlarken beni en çok neyin zorladığını hatırladım: 

Çok özenerek alıp da giymeye doyamadığım (yeterince giyemediğim) şeyler. 

Neden giyemiyorum?

1. Bedenin uymaması. Bu fotoğraf tam da ilk oğluma hamile kalmadan 1 ay önce çekildi. Mesela burda fotoğrafta görünen gömleği çok uygun fiyata almıştım ama çok kısa süre giyebildim (çünkü hamilelik öncesi kiloya dönemedim). Şu anki sadeleşme hareketinde daha o gömleğe gelemedim ama bu gömlek gibi çok özenerek aldığım ama giyemediğim birkaç şeyi eledim bile. 

Peki sadece kilo mu neden? Tabii ki hayır. Gelelim diğer bir nedene:
 
2. Kendini tanımamak: Bazen bir kıyafete aşık olursun, deseni, kumaşı ya da modeli seni çok cezbeder ama o sen değilsindir. Instagram'da hikayelere tam da böyle bir tunik ekledim. Deseni, kumaşı çoook tatlı ama asla bana yakışmıyor, benim ten rengime uymuyor.  Ya da giymek için kilo vermeyi beklediğim elbiseyi de ayırdım. Çünkü ne kadar kilo versem de o elbisenin kesimi hep benim saklamak istediğim basenlerimi ortaya çıkaracak. Her giydiğimde beni tedirgin edecek.

3. Dolabını tanımamak: Dolabımın güncel olarak giydiğim kısmına bakarsanız bir dolu askı var. Ama giyeceğim bir şey yok. Neden mi? Çünkü kıyafetlerin birbiri ile uyumu yok. Bir sürü güzel pantolon var ama üstlerimin hiçbiri onlarla uyumlu değil, hepsi tek tek güzel belki ama alırken dolapta ne var diye düşünmemişim. 

İşte bu nedenlerden dolayı bir şekilde severek aldığım ama kendime dürüst olmak gerektiğinde elden çıkarmam gereken kıyafetlerim olduğunda çok zorlanıyorum. 

Peki siz ne dersiniz? Sizi en çok zorlayan ne? 



6 Nisan 2018 Cuma

#turkisiminsgame de 1. hafta geride kaldı, Eşyalarımızı nereye verelim.


Eveeeeet #turkisiminsgame'de 1 haftayı geride bıraktık bile, ne mutlu ki sizden bir sürü fotoğraf, mesaj geldi. 

Baştan 1,2,3 diye gidenler de oldu, tersten 30,29 diye başlayan da hatta elim değmişken tam girişeyim diye torba torba sadeleşen de... 

Ben tam 1,2,3 diye giden gruptanım. Sabahları erken paylaşmak istiyorum, o yüzden akşamından sabah neler gidecek kafamda tasarlıyorum. Sonra baktım ki yalnız değilmişim. :)

Geçen gün instagramda da yazdığım gibi "amacımız evden çöp çıkarmak değil. Evdeki fazlalıkların farkına varmak ve bunları doğru yerlere yönlendirmek. Zamanı gecmis kozmetik, ilaç vs çöp olur. Zamanı geçmemiş saç bakım vs ürünleri (ruj, rimel filan olmaz hijyen yüzünden) eşe dosta teklif edilebilir. Kıyafetler durumlarına göre bağışlanabilir, satılabilir ya da geri dönüşüme gider... gibi. "

Adı oyun olsa da amaç birbirimizi hırslandırmak, birbirimizin önüne geçmek değil, birbirimize ilham olmak. Hayatımızdaki eşyaları öylesine kanıksıyoruz ki onları sorgulamak aklımıza bile gelmiyor. Bu oyunla birlikte bu kanıksadığımız eşyaları beraberce yeniden gözden geçirip ihtiyacımız olmadığına kanaat getirdiklerimizi ayırıyoruz.

Tabii herkesin sorusu; peki bu eşyaları ne yapacağız. İşte benim bildiklerim ve sizden gelenler: 

Öncelikle klasik: 
Kıyafetler için; Belediyelerin koyduğu kıyafet kumbaraları, çevrenizde bildiğiniz ihtiyaç sahibi aileler, Freecycle mail grubu, satayım derseniz Tarz2, Modacruz, Dolap vb siteler.

Sonraaa; 
@paylastikcacogalsin instagram hesabı: Ürünleriniz kelebek çocuklar yararına satılıyor. kıyafetin yanı sıra bebek ürünleri de var.

  • hediyeediyorumhesabı: Ürünü ona iletiyorsunuz, hesabında yayınlıyor ve isteyene iletiyor.
  • İstanbullular için Belediye'nin Kadın Koordinasyon Merkezi: gelip kapinizdan alıyorlar. 
  • @istyardimorg ve hesapları
  • Ankaralılar için : Ankara Üniversitesi'nin öğrencilere bedava kıyafet temin ettiği ikinci el mağazalarına bağışlanabilir❤️ 
  • Yine kıyafetler ve Istanbul'da&Ankara için: Facebook'ta Özgür Dönüşüm sayfası bakmanızı önerebilirim. Ücretsiz olarak paylaşım yapılan bir platform.
Sizin de farklı önerileriniz varsa lütfen yazın, özellikle de kıyafet dışı şeyler için. Bir referans yazısı oluşturalım.

3 Nisan 2018 Salı

Kompost Nedir?

Bu hafta blogda bir ilk yaşanıyor. Sevgili @kufnoktasi bize kompost deneyimini anlatıyor. Küf noktası hesabının yazarı Rana’yı daha önce stroyde paylaştığım temizlik için portakal kabuğu attığı sirkeli paylaşımdan hatırlayabilirsiniz. Öncelikle Rana’ya çok teşekkürler davetimi kırmadığı için. Hayatında bire bir kompost yaptığı için bu konuyu benim okuyarak derlememden çok daha iyi anlatmış tabii ki.
Peki aramızda başka kompost yapanlar var mı? Onların da deneyimlerini okumak isteriz. 

Rana'nın deneyimlerine geçmeden önce kompostu bir tanımlayalım: Organik atıkların bir araya getirilerek çürütülmesi sonucu doğal gübre elde edilmesidir. Tarım veya çiçek yetiştirme için kullanılacak olan toprağın yapısını zenginleştirmek ve düzenlemek için kullanılır. Toprağın daha iyi hava almasını, daha iyi işlenebilmesini ve su tutma kabiliyetini artırır. Ve bizim de çöp diye düşündüğümüz atıkların bir kısmının dönüşüme uğramasını, değerlendirilmesini sağlar. 

Kompostu özel kutularda yapanlar olduğu gibi bahçede alan kazarak yapanlar da var. Amerika'da ise evde buzlukta meyve sebze çöplerini toparlayıp belediyenin kompost merkezlerine götürmek mümkün. Belki ilerde burda da mümkün olur.

Rana arka bahçede yapmayı seçmiş. Hadi şimdi onun yazısını okuyalım: 

Herkese merhaba, ben instagram’dan Küf Noktası.

Uzun yıllardır, bir gün blog açarsam diye  “masaüstüne” kaydettiğim yazıları, blog açma cesareti bulamamış biri olarak hala bekletiyorum ama Hale’nin #sıfıratık girişimimdeki kompost uğraşım ile ilgili bir paylaşım hazırlamamı istemesi benim bir blog için yazı yazma heyecanımı körükledi. Bu sebeple kendisine teşekkür ediyorum.
Biraz kompost yapma girişimimi anlatıp biraz da başka şeylerden bahsedebilirim. Bunun için de sizlerden özür diliyorum.

10 küsur yıllık bir İstanbul geçmişimin ardından aldığım bazı şahsi kararlarla İstanbul hayatımıza noktayı koyduk. Bunun ardından Manisa’ya yerleştik. Manisa aslında tarım kenti. Yani öyleydi, fabrikaların istilasına uğrayana kadar. Yine de burada yaşayan insanların kentsel dönüşüme kurban gitmemiş evlerinde, eğer şanslılarsa kentsel dönüşümden sonraki haliyle de bir bahçeleri oluyor. Apartmanların genelinde, şehir merkezinde dahi, İstanbul Bahçelievler semtindeki gibi ya da sitelerde olduğu gibi bahçelerin olduğu, burada yaşayan insanların bahçeye en kötüsünden nane ektiği bir yer Manisa. Merkeze yakın yerleşim birimlerinde, köylerde oturan ailelerin şehir merkezinde de evleri oluyor, çünkü aileden birkaç kişi fabrikalarda çalışıyorlar. Bu durum da insanların biraz olsun toprakla bağını koruyor. Yani burada kompost yapmak kolay. İstanbul’da ya da bahçesi olmayan evlerde kompost yapma fikri biraz uzak biraz da gereksiz gelebilir sizi anlıyorum.

Burada merkeze yakın bir köyde (13km’lik bir mesafe) bulunan evimize genellikle kışın hafta sonları çocukların da hava alması için gidiyoruz. Zeynep Yörük(hayatınıhafiflet) ile Hale’nin videosunu izledikten sonra kompost fikrinin üzerine daha çok eğildim. 2017 sonbaharında bahçeye dökülen yaprakları, bahçeyi kaplayan otları yolmak suretiyle temizlediğimizde ortaya çıkan ot çöplerini toplayarak yine bahçenin toprakla kaplı bir köşesine gömmüştük. Ben orada havanın ve toprağın bir olup o kalın yaprakları, ağaçların dallarından düşen ve kimsenin yemediği meyveleri 3 ay gibi bir sürede nasıl “emdiğini”, kendinde topladığını gördüm. Bir yerden canlı yaprakları içine katarak yok eden toprak, diğer taraftan canlı otlar, meyveler vs. veriyor. Çok enteresan bir olay.

Neyse, daha sonra annemle en azından hafta sonları geldiğimizde sebze çöplerini bu komposta karıştırsak diye konuştuk. Üzerine de videoyu izleyince kesin karar verdik. Kompost yapmak için, toprağı ortalama yarım metre kadar kazıyorsunuz. İçine, dediğim gibi bahçedeki otlar, yumurta kabukları, sebze çöpleri, meyve kabukları, çay, kahve gibi artıkları atabiliyorsunuz(yağlı yemek artıkları, hayvansal atıklar, ambalaj, tohum gibi şeyler komposta atılmıyor).  Komposta uygun çöplerinizi attıktan sonra üzerini toprakla kapatıyorsunuz. Arada bir gidip karıştırıyorsunuz (ben hafta sonları gittiğim için haftada bir artıkları atarken karıştırıyorum). Eğer üzerini örttüğünüz toprak inceyse ya da derin kazmadıysanız biraz sineklenme oluyor. Daha sonrasında o artıkların yok olduğunu toprakla karıştıklarını ve değişik bir hal aldıklarını görüyorsunuz. Toprağın yapısı sanki torf gibi oluyor. Biz şu anda bahçede patates, soğan ve nane yetiştiriyoruz. Buradan çıkan gübreyi soğanları ve patatesleri ektikten sonra kullandık.

Köy evine geldiğimiz zamanlarda, komposta başladıktan sonra, eğer ambalajlı bir şey satın almadıysak hiç çöpümüz çıkmıyor. Mutfakta kullandığımız deterjansız ve yağsız suları bahçeyi sulamada kullanıyoruz. Sebze meyve atıkları da zaten komposta gidiyor.

Toprakla ilgilenmek aslında başka bazı konularda da algılarımızı yenilememizi sağladı. Mesela kompost için patates kabuklarını atmıştım, kabukların üç haftada çok az şekilde deforme olduğunu gördüm. Ama biliyorum öyle ya da böyle o kabuklar maksimumum üç ayda toprak olacak. Çünkü bugüne kadar oraya ne gömsek hep toprağa karıştı. (Yani bire bir patates kabuğunun ne zaman yok olduğunu gözlemlemedim tam üç ay diyemem ama patates kabuğunun dahi toprakta yok olması için birkaç ay geçmesi gerekiyor.) İşte algımızın yenilendiği yer burası. Mesela ben günde ortalama üç tane bebek bezini çöpe yollayan ortalama bir anneyim. Bir bebek bezinin toprakta 550 yılda yok olduğunu öğrendiğim günden beri içim huzursuz dolaşıyorum.



Bu fotoğrafta en son bir hafta öncesinde artıkları yolladığımız kompost görünüyor. Toprağın yapısındaki değişim fark edilebilir.


 
Burada da kompostun üstünü açıp, bahçeden yolduğum ot çöplerini, evden getirdiğimiz sebze artıklarını koyduğumuz zaman. Fotoğrafı biraz uzaktan çekmişim ancak burada baya bir ot ve çöp var çünkü biz köye gideceğimiz için hafta içinde bir bidonda sebze artıklarını biriktirmiştik ve çok olması sebebiyle derinliği doldurdu ve hatta biraz toprağın seviyesini aştı.


Bu da son hali. Otları, çöpleri gömüp biraz bastırıp üzerini tekrar toprakla kapattık. 

1 Nisan 2018 Pazar

Bir ayda 465 eşyaya veda edelim mi?

Bugün 1 Nisan, evimin hali darmadağın. Keşke 1 Nisan şakası olsa diyorum ama her yerde bebeğin bir kıyafeti, Kaan'ın bir oyuncağı, benim telefonum, çantam, kitaplarım... var. Bu daha 40'ı çıkmamış bir bebeği olan bir lohusanın evi belki ama artık benim üstüme üstüme geliyor. Kitaplıktan da görüleceği üzere Kaan'ın odasına kalkan tüm oyuncakları salona taşındı. Aslında halıyı da çekmiştim ama o görüntüyü kestim, içim almadı: ) Her yer dağ taş lego. Toplanınca iyi güzel de bir yandan bu meret de dağıtmadan oynanmıyor. Miniso muydu ordan arkada görünen IKEA kitaplığa sığacak bir kutu almıştım tüm legolar için ama son dönemde yeni legolarla artık ona da sığmaz oldu. Sanırım azaltmayacağım tek oyuncak onlar. Hatta diyorum ki tek onlar kalsa çünkü içinde diğer oyuncakların hepsini yapabilecek şey var.


Neyse konudan çok saptım. Yeni bir aya The Minimalists #minsgame ile başlamış. Yılbaşına girerken olduğu gibi yine bir sadeleşme başlatalım mı onlar gibi? Ben daha önce de bunu yapmış ama kural filan olmadan her gün bir şeyler azaltmayı hedeflemiştim. Bu sefer kuralına uygun yapacağım.

1. gün 1; 2. gün 2, 3. gün 3........ 30. gün 30 parça şey azaltacağım. Her gün instagram storylerde paylaşıp postlarda ve blogda toplu derlemeleri koyacağım. Tek tek gibi gelse de işin ucunda toplamda 465 parça şey var. Bana katılmak isterseniz siz de #turkisiminsgame etiketiyle azalttıklarınızı paylaşın, beni de etiketler ya da mentionlarsanız ben de takip edebilirim.  Ya da bana mesaj (Instagram DM) ve mail (haleacun@hotmail.com) ile de ulaşabilirsiniz.

Bakalım 30 gün aksatmadan kimler gidebilecek?

Ben ilk günün hedefini kolay seçtim. Hastaneden verdikleri karton dosya ile başlıyorum.

24 Mart 2018 Cumartesi

Mindfulness | Bilinçli Farkındalık ya da Anda Kalmak nedir?


Anda kalmak ya da anı yaşamak, nefese odaklanmak... Bu kavramlara bir yerlerde en azından bir kere denk gelmişsinizdir. Ama hiç gerçekten ne anlam ifade ettiklerini düşündünüz mü? Bu yazıda konuyu size olabildiğince doğru anlatmak adına okuduğum birçok yazardan alıntı yaparak ilerleyeceğim. Başka bir deyişle; benim de öğrendiğim ve kendime bunları uygulamalıyım dediğim açıklamalar ve yöntemlerle hazırladım bu yazıyı. Arada bol bol isim geçireceğim. Konu hakkında daha da detaylı okuma yapmak isteyenler verdiğim yazar ve kitap isimlerine daha detaylı bakabilir. 

Mindfulness kavramına detaylı bir girişten önce Esra Sert'ten bir alıntı yapmak istiyorum. Mindfulness temelli yoga eğitimi veren Esra Hanım bunu kaplar üzerinden çok yalın bir şekilde anlatmayı başarıyor: 

"Sinir sistemimiz bir kap gibidir. Duygular bu kaba dolup boşalır. Sinir sistemimiz esnektir. Duyguları değiştiremeyiz ama kabımızı büyütebiliriz. Mindfulness sinir sistemi üzerinde bir çalışmadır. Kabımızı büyütür. Böylece duygular taşıp yakıp yıkmaz. Duygular aynı olsa da tecrübe etme seklimiz çok farklı olur."

Farklı düşünürlerden ve kendi deneyimlerimden biraz daha detay verince Esra Sert'in bu benzetmesinin daha da anlaşılır hale geleceğini düşünüyorum. 

Benim farkındalık ile gerçek anlamda tanışmam 2016'nın Mart ayında katıldığım bir eğitimle oldu. Eğitimin adı Dişil Gücümüze Dönüş'tü ama anlatılan her şeyin temelinde "farkındalık" kavramı yatıyordu. Anda kalmayı deneyimlemeden konuda ilerlemek mümkün değildi adeta. Peki neydi anda kalmak? Nilüfer Devecigil, Işığın Yolu kitabında şöyle açıklıyor bunu: O anın içinde kişinin kendine ve dışardan gelen tecrübelere dikkat vermesi. 

Biz eğitimlerde genelde Zen ustası Thich Nath Hanh'ın önerilerine kulak vererek bu dikkat verme pratiğine çalıştık. Thich Nath Hanh (konu hakkında birçok kitabı var, mesela Farkındalığın Mucizesi ile başlayabilirsiniz) aklımıza geldikçe nefes alarak ana gelmeye çağırıyor bizi. Bunu sağlamak için de günlük hayattan bir şeyleri seçmemizi söylüyor. Mesela masa başı bir işiniz var. Her telefon çaldığında önce derin 1-2 nefes alın, sonra o telefonu açın diyor. Böylece telefon çaldığında o anda daldığınız işten, düşüncelerden vs sıyrılarak o ana gelip telefona da bu şekilde cevap vermeniz sağlanıyor. 

Günlük hayatta birçok şeyi nasıl da ıskaladığımızı düşünün : televizyona bakarak yenen yemekleri, telefonla uğraşarak katıldığımız sohbetleri ya da toplantıları ya da aklımızda binbir düşünce ile içtiğimiz çayları... Bunların hepsini ya da en azından dilediklerimizi birer farkındalık alıştırmasına döndürebiliriz. Tek başına içtiğiniz bir bardak çayı ele alalım. Çayı içerken çaya odaklanın. Çay bardağını tutarken elinizi nasıl ısıttığını, aldığımız ilk yudumda taddığımız aromayı, boğazınızdan akıp gitmesini. Hepsinin farkına vararak için çayınızı. Alın size farkındalık egzersizinin kralı!
Ya da otobüste, arabada oturduğunuzu düşünelim. Kulaklığınızı takıp Facebook'ta video izlemek yerine vücudunuza odaklanın. Koltuk sert mi, yumuşak mı? Koltuğa değen sırtınızın bacaklarınızın farkına varın. Ayaklarınızın yeri hissetmesine bakın. 

Bunlar somut çalışmalardı, sonra da biraz duygularınıza odaklanalım mı? Duygularımızın farkına varalım ikinci aşama olarak. Bir konuşma içindesiniz, karşınızdaki kişi birden sizin üzerinizden bir şaka yaptı. Bu şaka sizi sinirlendirdi. Hemen o sinirle tepki vermek yerine bir durup duygularınızı izleyin. Hatta somutlaştırın, ellerinizde sıcaklık mı hissettiniz, boğazınızda bir düğümlenme mi ya da karnınız mı kasıldı? Önce farkına varın, sonra da eğitimlerdeki dili kullanırsak "bu duygulara alan verin" yani duygularınızı yaşamaya izin verin ve bunların hepsinin geçici olacağını hatırlayın. 

Bu sayede yaşadığınız şeyleri iyi, kötü diye etiketlemeden ilerleyebileceksiniz. Özellikle farkındalık kasınızı geliştirdiğinizde (kas diyorum çünkü gerçekten pratik yaptıkça aynı bir kas gibi gelişiyor) stres anlarında kendinizi strese kaptırıp en kötü senaryoları kurup onlara sinirlenmek yerine nefesinize odaklanarak, duygularınızın farkına vararak o zor anları daha kolay atlatabileceksiniz.

Şimdiki Zamanın İçinde kitabının yazarı Selmin Erk ise bilinçli farkındalığı açıklarken günlük hayatı oto-pilotta yaşadığımızdan ve anda olan bir çok şeyi kaçırdığımızdan bu nedenle de birçok şeyi kaçırdığımızdan bahsediyor. Ancak dikkatimizi duyulara ve nefes alıp vermeye odakladığımızda zihnin sakinleştiğini belirtiyor. 

Bu arada bir parantez açarak farkındalık çalışmalarının bir din ya da inanç sistemine bağlı olmadığını da belirtmekte fayda var. Yine Selmin Hanım'dan alıntılamak istiyorum: Farkındalık çalışmaları yaptığınızda; iç huzurunuz artar. Ani tepki ve öfkeye teslim olmak yerine stres altında daha sakin kalabilirsiniz. Verimliliğiniz artar. Dikkatinizi daha kolay toplarsınız. Başka bakış açılarını da görebilir, çözüme daha kolay gidebilirsiniz. 

Özellikle dikkat eksikliği ve odaklanamama; stres, kaygı ve depresyon; öfke, kızgınlık gibi yıkıcı duygular; uykusuzluk - gerginlik, mutsuzluk, isteksizlik, motivasyon düşüklüğü gibi sorunlarınız varsa her gün yapacağınız mindfulness çalışmalarının olumlu etkisini görebilirsiniz.

Peki mindfulness için bir yaş sınırı var mı derseniz, Sepin İnceer'le de tanışmanızı tavsiye ederim. Çocuklar için Mindfulness eğitimleri veren İnceer'in hayali mindfulness'ın okul müfredatlarına girmesi. 5 yaşından itibaren çocuklar ve ergenler için Farkındalık ve Dikkat Eğitimi düzenleyen Sepin İnceer'e göre bu eğitimin faydaları şöyle: 
Kaynak : Sepin İnceer'in Instagram hesabı

Bazı diyetisyenler farkındalığı yemek yeme düzenine taşıyarak danışanlarına fayda sağlamayı amaçlıyorlar. Bir düşünün; mutlaka kendinizde ya da çevrenizde görebileceğiniz bir davranıştır kendini kaptırarak hatta koşturarak yemek yemek. O zaman insan ne yediğinin tadını alır ne de doyduğunun farkına varır. Oysa farkındalıkla yemek yediğinde kişi, yemek yeme eylemine odaklanır. Yediği şeyi 1den çok duyu organıyla deneyimler; yani tatmaktan fazlasını yapar.
Geçen yaz katıldığımız iki günlük bir sağlıklı yaşam etkinliğinde ilk akşam bitiminde seans yapan bir diyetisyen bize grup halinde bir deney yaptırdı. Hepimize birer kuru üzüm vererek bizi adım adım yönlendirdi, bu deneyi herhangi bir yemeğe uyarlarsak: Farkındalıkla yemek yiyen kişi önce yemeğine bakar, rengine, şekline... Sonra koklar. Tatmadan önce yemeğin kokusuyla tadı hakkında bir fikir sahibi olmaya çalışır. Katı bir şey ise dokunur. Mesela ekmekse çıtır mı yumuşak mı inceler. Hatta sesine bakar, bölerken ses çıkarıyor mu? Mesela fajita yediğinizde tabaktan gelen çıtırtıları düşünün ya da sodanın fısıltısını.. Sonra da artık tadına bakar. Üzüm testinde önce 1 üzümü bu şekilde oldukça yavaş bir şekilde, 5 duyumuzla algıladıktan sonra yiyoruz, sonra 2 üzüm daha yediğinizde üzümün tadına her şekilde vakıf oluyoruz.

Doçent Dr. Zühre Atalay farkındalıkla yemek yeme konusunda çok güzel bir açıklama yapıyor: "Az fazladır ilkesinden yola çıkarak şuna dikkat edebiliriz; 3 tane üzümden sonra şu an ağzınızın içinde üzüm tadı vardır. Bir doyum almışsınızdır. Bizler genelde birşeyin daha çok tadını almak için daha çok yapmak gerektiğini düşünürüz. Yani bir avuç üzüm yediğimizde daha çok tad alacağımıza inanırız. Daha çok doymak için daha büyük dilimler ısırırız. Genellikle aşırı yeme veya duygusal yeme davranışı bu yüzden gösterilir. Oysa az şeyden de fazla haz almamız mümkündür. Hazzın fazlalığı yaptığımızın şeyin fazla olmasıyla doğru ilişkili değildir. Durduğumuz ve dikkatimizi verdiğimiz zaman o andaki her bir duyumu, her bir anı fark edebiliriz."

Eğer farkındalığınızı geliştirmek için bir el kitabım olsun, her gün bana değişik alıştırmalar önersin derseniz de "Şimdi, Buradayım" isimli kitabı alabilirsiniz. İçinde 4 başlık altında (geliştirme, yoğunlaşma, gözlemleme ve hissetme) 100'e yakın alıştırma var. Alıştırmaların çoğunu kitap üzerinde yaptığınız için bir nevi akıllı defter de denebilir. 

Ben yukarda da bahsettiğim gibi 2 yıldır düzenli olmasa da farkındalığımı geliştirmek adına çalışmalar yapıyorum. Esra Sert'in bahsettiği "kabımın gelişmesi" bendeki en görülür etki olduğu için sanırım yazıya da onunla başlamak istedim. Çünkü bir gün bu tanımı tesadüfen (sponsorlu gönderi) karşıma çıktığında, işte bu dedim kendi kendime. 

Eskiden çok büyük sinir patlamaları yaşarken bu konuda ilerleme yaşadığıma inanıyorum. 
Ben kendime çocuğumun uyumasını zaman olarak seçmiştim. Daha önceleri oğlumla beraber odaya gidip onun uyuması için ona destek olurken çok sıkılır, bir an önce uyusa da gitsem derdim. Işıktan rahatsız olduğu için kitap okuyamaz ya da telefonumda bir şeyler yapamazdım. Ama sonra bu uyku saatini farkındalık meditasyonu yapmaya ayırdım. Üstelik bendeki rahatlamanın da oğlumun uyumasına da etkisini zamanla fark ettim (biliyorsunuz çocuklar ebeveynlerinin gerginliğini hemen yansıtırlar, ama işin güzel yanı sizin pozitif ruh halinizi de aynı şekilde yansıtmaları). 

Bu yazıyı Mevlana'nın Misafirhane'si ile bitirmek istiyorum. Eğer daha önce çok bilgi sahibi olmadığınız bir kavramsa biraz olsun dikkatinizi çekebilmiş ve sizi aydınlatabilmişimdir umarım.

İnsan kısmı bir misafirhane,
Her sabah yeni birisi gelir.
Bir sevinc, bir bunalım, bir zalimlik,
Aniden farkına varmak birşeyin,
Hepsi beklenmedik misafir.
Hepsini karşılayıp eyle!
Evini vahşetle süpürüp,
Bütün mobilyalarını boşaltan
Bir kederler kalabalığı bile gelse.
Her geleni alnının akıyla misafir et.
Olur ki yeni bir zevk getirmek için
Boşalttılar evini.
Karanlık düşünce, utanç ve garez,
Hepsini gülerek karşıla kapıda
Ve buyur et içeri.
Minnettar ol her gelene
Kim gelirse gelsin.
Çünkü bunların her birisi
Öte taraftan bir kılavuz
Olarak gönderildi.