18 Temmuz 2018 Çarşamba

Evdeki tek minimalist siz olduğunuzda

Minimalizmi hayatınıza sokmak demek, eğer tek yaşamıyorsanız evdekilerle de bir uzlasma saglamanızı gerektiyor. Siz olabildiğince basit bir yaşam sürmek isterken annenizin, eşinizin, ev arkadaşınızın... her tatil sahilden topladığı taşların sağdan soldan çıkması bir çatışma noktası olabilir.
Peki bu durumda ne yapmalı?
İşte evinizi paylaştığınız sevdiklerinizle çatışmamak için bazı ipuçları:
1.       İlk hedefiniz kendiniz olsun -  Kendi eşyalarınızla olan “hesaplaşmanıza” odaklanın. Onun/onların eşyalarına takılmamaya çalışın. Kendinizden başkasını kontrol edemeyeceğinizi unutmayın. Amacınız bir şekilde huzura ulaşmaksa, başkalarının size uymamasını bir sorun haline getirmeyin.

2.       Onlara örnek olun – kimseyi sizin dilediğiniz gibi olmaya zorlayamazsınız ama yaptıklarınızla onlara ilham verebilirsiniz. Seçtiğiniz tarzın hayatınızı kolaylaştırıyor olması evdekilerin de gözünden kaçmayacaktır. Sonunda öneri almaya geldiklerinde onları geri çevirmeyin.

3.       Anlatın -  Kimi zaman insanların değişik şeyleri denememelerinin en büyük sebebi aslında konu hakkında bilgi sahibi olmamalarıdır. Neler yaptığınızı anlatın. Mesela bu ay hiç alışveriş yapmadınız mı, odanızdaki kıyafetleri mi ayırdınız, fazla bazı eşyalarınızı ihtiyacı olanlara mı verdiniz? Bunları nedenleriyle birlikte anlatın ve paylaşın.

4.       Eviniz müsaitse onu parçalara bölün ve paylaşın - Salon onun dekorasyon alanı olsun ama oturma odası sizin minimal göz zevkinize göre şekillensin. Az eşyayla az ve öz şekilde düzenlenmiş alanlar rahatlatıcı etkileriyle herkesin ilgisini çeker. Size ait alanlar evin diğer bölümleri için örnek oluşturabilir. Bu odanın çekiciliği evdekileri harekete geçirebilir.

5.       Orta noktada buluşun – evin bazı alanlarını bölüşseniz bile mutfak, banyo gibi ortak alanlarda fikir ayrılıkları olabilir. Konuşun, anlamaya ve kendinizi anlatmaya çalışın. Biliyorum bir anne hiç bir zaman evdeki 4 kişi için sahip olduğu 20 havludan ya da 15 nevresim takımından vazgeçmek istemez. Ama rengi solmuş olanları ayırıp ona gösterdiğinizde bunları misafirlere göstermekten çekineceği için size kulak kabartabilir.

6.       Bunu bir avantaja dönüştürün-  Siz her şeyinizi buna gerçekten ihtiyacım var mı diye elemişken bir anda ihtiyacınız olabilecek (ve sizin listenizde kendine yer bulamamış) bir eşyayı onlardan temin edebilirsiniz. 

BUGÜN BUNU YAPIN:
Bir hafta boyunca zorunlu haller dışında (yemek malzemesi, tuvalet kağıdı vs.) alışveriş yapmayın. Mağazaları gezmeyin, internette fırsat sitelerini incelemeyin. Aslında önerim 1 ay ama 1 haftayla deneyip sonra da 1 aya çıkarabilirsiniz. Böylece aslında ihtiyacınız olmadan sadece görüp etkilendiğiniz şeylerin daha çok farkına varabilirsiniz.



9 Temmuz 2018 Pazartesi

Merhaba 35. Yaşım. Ben Geldim.

Bu yazıyı 34.yaşımın son gününden önümde son 1 yılımın en favori (ve tehlikeli) atıştırmalığı olan ay çekirdeğini çitleyerek yazıyorum. Böyle 5 ya da 0'la biten yaşlarda biraz adettendir : ya geriye dönük muhasebe yapılır ya da ileriye dönük niyetler belirtilir. Ben hangisini yapacağım derseniz ikisini de yapmamaya çalışacağım.

Benim bugün amacım kendimden yola çıkarak özel günlere atfettiğimiz önemi sorgulamak. Bu aralar dolu dolu 35 yaşında olmaktan çok 35 yaşına girmeyi hakkıyla becerememek konusunda takıldım. 

Öyle ya hayatta önemli dönüm noktalarından biri 35. yaş. Birçok ankette artık bir üst yaş skalasında işaretleyeceğim kendimi. Gençlikten olgunluğa giden kesin bir dönemeç sanki. (Peki sahi öyle mi? yoksa bu tamamen bizim ona yüklediğimiz bir olgu mu? Bu apayrı bir yazı konusu aslında; bir ara Facebook'ta dolaşan bir video vardı, hatırlayan ya da kaydeden biri varsa iletse ne güzel olur. Orda herkesin gelişiminin farklı ilerlediği; şu yaşta x şey başarılmalıdır, bilmemde yaşta ise şu tamamlanmalıdır gibi inanışların yanlışlığı vurgulanıyordu )

Gerçekten bir dönemeç mi değil mi bir yana dursun, 30-35-40 (bazen 41 kere maşallah nedeniyle 41) 45- 50... (küçük çocuklarda ilk 1-2-3 yaşlar) bu yaşlar hep özel kutlamalarla kutlanmalı sanki. İnsanın kendine verdiği değer bu kutlamaların büyüklüğüyle, gelenlerin kalabalıklığı, alınan hediyelerin çokluğuyla ölçülecekmiş gibi. Bu arada ben doğum günlerini çok severim. Sevdiklerimin bu gününü mümkün olduğunca atlamamaya çalışırım ama konu bu zorunlu kutlamalara gelince "bilemiyorum Altan". 

İnsan yaş aldıkça (yaşlanmanın kibarcası sanırım bu, ben de beğeniyorum bu lafı o ayrı) biraz daha törpüleniyor (dedi 2 saat önce instagram hikayelerde atarlanan kadın...) ve inanışlarını biraz daha esnetiyor. Benim kendimden umudum bu en azından. Ben çok köşeli bir insan(d)ım. Hayatımda bu böyle olur, şu şöyle olmalılar çok fazlaydı. 35 yaş kutlaması da bunlardan biriydi. 

Yıllar önce üniversiteyken bu konuyu arkadaşlarla aramızda konuştuğumuzu hatırlıyorum. O yıllar her doğum günümü en az 10-15 kişiyle kutladığım, alakalı alakasız bir sürü arkadaşımı bir araya getirip birbirini tanımayan insanların o kısa sürede kaynaşmasını beklediğim ve bir yandan da bir doğum günü kızı olarak tüm ilgilerinin de bende olmasını istediğim zamanlardı. 

Eh, 23-24 yaşını böyle kutlayan Hale'nin 35. yaşı kim bilir ne muazzam olacaktı. O dönemler herkesi tanımasıyla muhtar lakabı alan bendenizin (pek matahmış gibi) 35 yaşa geldiğinde etrafı mutlaka ki çok daha fazla insanla dolacaktı. E tabii sürprizler, hediyeler havada uçuşacaktı. 

Hayaller buydu. Peki hayatlar ne oldu derseniz önce bir 5 yıl önceye gidelim. 35 yaş için bunları düşünen benin tabii ki 30 yaş için de planları daha az değildi. Ancak 29 yaşımın son günlerinde anneme kanser teşhisi kondu. Çok hızlı bir şekilde ameliyat planlandı. 3 gece hastanede kaldı. Çok şükür ki kanser yuvarlak bir yapıdaydı, dağılmamıştı, erken teşhisin de etkisiyle kanserli kısmın alınması tedavinin en önemli kısmını oluşturdu. Ama yine de annem için ameliyat ve ardından gelen toparlanma süreci sancılı ve yıpratıcı olmuştu. 30. yaş doğumgünüm annemin hastaneden çıkışının 7. gününe denk gelmişti. Annem hem bir hava alma amacıyla hem de moral için o gün ilk defa evden çıktı; annem, teyzem, yeğenim ve 3 aylık eşimle kısacık bir akşam yemeği yemiştik dışarda. O gün beni kimler aradı hatırlamıyorum ama annemin ameliyat döneminde hissettiklerim hala aklımda. Sonra düşününce ha 29 ha 30 ne farkı var demiştim.

Bu arada eşimin 35 ve 40. yıl yaş günleri için oldukça uğraştım. Ama önemli olan bunu o benden beklediği için değil, benim içinden geldiği için yapmış olmam. 35. yaşında ona hem sürpriz bir parti hem içinde 35 şey olan bir paket hazırlamıştım. Abartı! Sürpriz parti öncesi yediğimiz baş başa yemek onu çok daha mutlu etmişti. O dönem onun çevresine çok hakim olmadığım için partiye asıl kendi tanıdıklarımı çağırmış 35 sayısını tutturabilmek içinse paketin içine alakalı alakasız bir sürü şey doldurmuştum. Niyetim iyi miydi? Mutlaka. Yerini buldu mu? Eeeehh.

40'ta ise ona bir albüm hazırladım. İçine sevdiği 40 kişiden (bazıları arkadas ya da aile grubu) mesaj ve nostaljik bir foto aldım. 40 yıla 40 mesaj olarak düzenledim. Bunu 41 ya da 42 için de yapabilirdim bu arada. Hediye anlamlı ama 40 diye tutturmanın çok da anlamı yok. Ya da 40 sayısı için bu kadar uğraşmasam da olurdu belki: ) 

Gelelim bugüne. Bir hafta kadar önce eşim ağzımı aramak istedi. Son yıllarda genelde baş başa ya da ailece kutladığımız doğum günümü kimlerle kulamak istediğimi sordu. Bir düşündüm ve cevap veremedim. Artık hayatımda bambaşka insanlar var. Okul yıllarımdan hala görüştüğüm birkaç kişi, anne olunca tanıştıklarım, kurumsal hayattan sayılı dostlar, çeşitli ortamlardan tanıdığım bazı özel insanlar... Hepsi benim için çok değerli ama hepsini bir arada görmek istemedim. Belki hala lohusalık dönemindeyim diye. Ama kendimi sırf yaş 35 diye bu kutlama içinde görmek istemedim. Yarın için dileğim Allah izin verirse çocuklarımı anneme 2-3 saat için bırakmak, telefona bakmadan sakince eşimle sohbet ederek bir yemek yemek. Bir de önümüzdeki 10 gün içinde sevdiğim kişileri yüz yüze görebilmek ya da telefonla konuşabilmek. Çok mu basit? Evet. Ama şu ara tam da ihtiyacım bu. Ama kim bilir belki de 37. yaşımı kocaman bir kahvaltıyla ya. da piknikle kutlamak isterim. Ama o zaman ne hissettiğim bana dayatılandan çok daha önemli.

Bugünkü yazı oldukça kişisel oldu, ben bu kadar kendimi anlatmaya alışık değilim. Arkadaşlarımı bezdirebilirim o ayrııı ama burası daha birşeyler öğrenme ve öğrenirken paylaşma platformum. 

Yine de diyorum ki 35. yaşa özel bir beni tanıma özelinde bir soru cevap videosu yapsak mı? Instagram'dan da çağrı yapacağım tabii ki ama sorularınızı burdan da iletmek isterseniz başımla beraber. Soruları seçerek cevaplama hakkım da baki ama : ) 

Herkese çok sevgiler. 

6 Temmuz 2018 Cuma

Para için çalışmak ya da keyifle çalışmak, işte bütün mesele bu!

Herkese merhaba, bu yazımız yine bir konuk yazardan. Kurumsal hayatın bana getirdiği sayılı güzelliklerden olan arkadaşım İrem, 2 yıl önce nasıl kurumsal hayatı bırakıp kendi işini kurduğunu anlatıyor. Neden Minimalizm videosunu izleyenler varsa hatırlayacaktır. Orda minimalist olup sadeleştikten sonra gidip yine alışveriş yaparak evi dolduruyorsanız bunda bir terslik diyordum. İşte sevmediğin bir işi yapmak ya da istemediğin bir işyerinde olmak da bu tersliklerden biri. İlham olması için paylaşıyorum. Yazıyı okuduktan sonra siz de düşünüp karar verin: siz para için mi çalışıyorsunuz yoksa keyifle mi ? Yoksa en güzeli ikisi birden mi?


Mc Donald’s’ı dünyanın önde gelen fast food zincirlerinden biri haline getiren Amerikalı iş adamı Ray Kroc demiş ki; “Eğer sadece para için çalışırsan, para asla sana gelmez ama yaptığın işi seversen başarı ve para sana akmaya başlar.”
Sanırım en önemli soru bu: “Neden çalışıyorum?” Bu soruya verebildiğiniz yegâne cevap “Çünkü para kazanmalıyım” tadında bir cevap ise, frene basıp bir düşünmenin vakti gelmiş olabilir. ‘Bu soruya başka ne cevap verilebilir ki?’ dediğinizi duyar gibiyim fakat o iş hiç de öyle değil, zira benim şu an bu soruya verdiğim cevaplar şu şekilde:
-        … çünkü sevdiğim bir işi yaparken aynı zamanda para kazanıyorum.
-        … çünkü çok keyif alıyorum.
-        … çünkü zamanımı çok kaliteli geçirdiğimi hissediyorum.
-        … çünkü kendimi geliştiriyorum.
-        ….
Listeyi uzatabilirim ama sizi sıkmak istemiyorum. Öte yandan teknolojinin bana verdiği imkanlar ile “şu an” kelimelerini mümkün olduğunca vurguladığım gözünüzden kaçmamıştır sanırım.  Evet, durum benim için şu an, yani birbirinden tatlı öğrencilerime birebir ders vererek İtalyanca öğretmenliği yaparken, bu şekilde; bundan iki sene öncesine kadar, koca koca plazalarda, kurumsal hayatın içinde marka yöneticiliği yapabilme savaşı verirken hiç de böyle değildi.

Sizin için, kurumsal hayatın cilveleri, topuklu ayakkabı-mini etek kombinli plaza hayatının içi seni dışı beni yakan gerçekliği üzerine sayfalarca taşlama, freelancer  (özgür çalışan) olmanın dayanılmaz hafifliği üzerine de sayfalarca övgü yazabilirim ama o zaman aynı yanlışa düşmüş olurum. Neydi bu yanlış? Başkalarının gerçeğini alıp sorgulamadan kendi gerçeğinmiş gibi yaşamak…

Kurumsal hayat havalıydı, kurumsal hayat güzeldi, kurumsal hayatta çok para kazanırdın, her ay sabit maaşın olurdu, riskin az olurdu… Kendi işini kurmak tehlikeliydi, hem pek havalı da değildi, üstelik her ay ne kazanacağın hiç belli değildi, karnını doyuracak multinetin bile olmazdı... Zamanında 1 delinin kuyuya attığı taş gibi atılmış bu cümleler ve 40 akıllının gerçeği olmuş…

‘41.akıllı olarak çıkın kendi gerçeğinizi sorgulayın’ diyorum ben. Sorular sorun kendinize, “Ne yapmaktan keyif alıyorum? Hangi konularda başarılıyım? Ne yapıyor olsam tatmin olurdum?” Kısıt koymadan, başkalarının gerçeklerini ödünç almadan sorun ve cevaplayın... Sonrası çok basit: uygulayın.

Sevdiğiniz işi yapmaya başladığınızda, ne kadar başarılı olduğunuzu, başarılı oldukça paranın size aktığını, üstelik cebinizle birlikte ruhunuzu da doyurduğunuzu göreceksiniz. Sonra “Neden bu işi daha önce yapmamışım ki?” diyecekseniz, onun cevabını da atalarımız sizin için düşünmüş “Zararın neresinden dönerseniz kardır”… Ha tabi bu atalarımızın doğrusu, ya sizinki? 😉

Hakkımda detaylı bilgi için aşağıdaki linke tıklayabilirsiniz:

3 Temmuz 2018 Salı

Sıfır Atık Nedir? Tek kullanımlık plastikleri azaltmak için neler yapmalıyız?

Tayland'ın güneyinde, bir kanalda ölen balinanın midesinden 80 tane plastik poşet çıktı... 2 Haziran 2018 (www.theguardian.com)

17-19 yaş arasındaki gençlerin %86’sının idrarında BPA bulundu... 5 Şubat 2018 (www.yesilist.com)


2050 yılında okyanuslarda balıktan daha çok plastik olacak... 20.01.2016 (www.hurriyet.com.tr)

Bunlar gerçeklerin bir kısmı ama arka arkaya okuyunca sadece 3'ü bile bence bir durum bu konu hakkında düşünmeye itiyor. 

İngilizcede atmak fiili Throw away olarak geçiyor. İçinde bir "uzak (away) " kavramı var yani. Ama Sıfır atık konusundaki önde gelenlerin altını çizdiği çok önemli bir şey var ki: aslında away diye bir şey yok. Çöpe atılan her şey bir yerde birikiyor ve gün geçtikçe çöpümüz artıyor. Çöp alanları doluyor, okyanuslar, toprak kirleniyor. 

Plastik kullanımı arttıkça ve yukardaki gibi sonuçları ortaya çıktıkça bilinçlendirme amacıyla plastiğin azaltılması konusu daha çok konuşulmaya başlanıyor. Başlanıyor ama ne kadarımız gerçekten plastik kullanımını azaltmak için adım atıyor?

Geçtiğimiz ay National Geographic dergisi tüm sayısını plastik kullanımına ayırdı. Yazının başında kullandığım görsel de burdan. Dergiyi edinerek ya da sitesine girerek daha da etkileyici bir çok rakamsal gerçeği ve fotoğrafı görebilirsiniz.

Peki biraz başa dönelim: Plastik dediğimiz ne? Plastik sözcüğü, “biçimlendirme” anlamındaki Yunanca plastikos sözcüğünden gelmektedir (cevreonline'dan). Plastikler petrol rafinerilerinde kullanılan ham petrolün işlenmesi sonucu arta kalan malzemelerden elde edilir. İlk insan yapımı plastiğin bulunması 1800'lerin sonunda olsa da naylon maddesinin bulunması ve ambalajlara plastiğin girmesi çok daha yeni. Ucuz ve hafif bir madde olması nedeniyle çok kısa sürede ambalajlardan tekstile, oyuncaklardan mobilyalara nereye baksak görülür bir hale gelmiş. 

Geçenlerde izlediğim Bag it belgeselini tavsiye ederim yeri gelmişken. Belgeselin girişinde de belirtilen önemli bir nokta var. Amaç plastiği tamamen hayatımızdan çıkarmak değil, sanayide ya da bazı araçlarda mutlaka ki yerinde ve doğru, gerekli kullanımları var. Bahsedilen şey gereksiz yere, sadece konforumuzu bozmamak adına kullandığımız plastik maddeler özellikle de tek kullanımlık pet şişe, çatal bıçak, pipet gibi plastik eşyalar.

Zero Waste yani Sıfır Atık akımı ise 21. yüzyılda bu yoğun plastik kullanımına bir tepki olarak doğan bir hareket. Bir moda ya da popüler eylemden ziyade herkesi plastiğin yanlış kullanımı konusunda bilinçlendirmek ve kişisel olarak bu sistemde neler yapabileceğimizi göstermek adına bir çaba. 

Ama bunu ya hep ya hiç olarak algılamamak lazım. Yani ben nasıl çöpümü sıfırlayacağım diye düşündüğünüz zaman zaten olayın büyüklüğü karsısında ezilirsiniz. Ama neleri değiştirebileceğinize kolaydan zora şeklinde bakarsanız yavaş yavaş değişimin bir parçası olabilirsiniz. 

Lao Tzu'nun da dediği gibi "Bin millik bir yolculuk küçük bir adımla başlar".  Benim bugün almadığım bir tek naylon poşetten ne olur ki demeden aynı o deniz yıldızı hikayesindeki gibi küçük büyük demeden deniz yıldızlarını kurtarmalıyız. Evet büyük şirketlerin yarattığı zararların yanında bizim tek başımıza çıkardığımız çöp çok basit kalabilir ama bu kavramı kendimiz hayata geçirmeden, önemini anlamadan sadece şirketlerden, belediyelerden hatta devletten adım atmasını isteyemeyiz. Bu hep beraber yürümemiz gereken bir yol. 

Doğrusal Ekonomi, Geri dönüşüm ekonomisi ve döngüsel ekonomi
Zero waste diyorsak Döngüsel ekonomiye de değinmek  gerek. Lineer yani Doğrusal ekonomide (kullan at ekonomisi de denebilir) bir ürün üretiliyor ve sonra çöpe gidiyor. Direkt atık olarak. 
Geri dönüşüm ekonomisinde ise ürün üretiliyor, geri dönüşüme gidiyor, bir kısmı çeşitli nedenlerden dönüşemiyor ve yine bir ya da birkaç kullanım sonrası atık oluşuyor.
Döngüsel ekonomide ise (aşağıda önerilerini 5 temelde toplayan ve yine bu konuda bir fenomen haline gelmiş Bea Johnson'a paralel şekilde) zaten üretim de bilinçli bir şekilde yapılıyor, geri dönüşüme uygun ya da doğada çözünebilir ham madde kullanılıyor. Eşyaların tekrar kullanılması, gerektiğinde ödünç alınması ya da kullanım bittikten sonra 2. el olarak paylaşılması destekleniyor. 



Ben kendi adıma sıfır atık kavramını ilk olarak Lauren Singer'den duydum. Onunla ilgili ilk yazımdan itibaren de farklı konularda ona çok atıfta bulundum. Çünkü bu kadar genç birinin bu vizyona sahip olması, fikirlerinin yayılması için gösterdiği çaba ve başarısı bana çok ilham verici geldi. 

Aslına bakarsanız sıfır atıktan bahsedince yani çöp yaratmadan bir yaşamı konuştuğumuzda öğrendiğimiz önerilerin çoğu büyüklerimizin geçmişteki doğal hayatlarının bir biçimi. 
- pet şişe kullanma, yanında suyunu taşı
- alışverişe bez çanta götür
- kahveni plastik (ya da içi plastik kaplamalı bardakta) içme kupa iste ya da termosunu taşı
- (plastik) pipet kullanma
-Plastik çatal bıçak kullanma
...

Bunlar zaten hayatımıza sonradan giren şeyler ama o kadar hızla benimsemişiz ki çoğumuz bunlarsız bir yaşam düşünemiyoruz.
Size kurumsal yaşamdan bir örnek vereyim mi? Orda fincanlar dursa bile sigara molasına inerken plastik bardağa kahve yapıp gitmek (nedeni yolda kahveyi dökmemek ya da dönerken taşımak zorunda olmamak). Yani elinin altında alternatif olsa bile yıkama, taşıma vs nedenlerle uğraşmamak için birçok kişi atık/ çöp çıkaran yolu tercih ediyor. 

Yoğun plastik kullanımına dikkat çekmek için yapılan bir şey de Temmuz ayını plastik kullanmamak için 2011 yılından beri yapılan Plastic Free July yani Plastiksiz Temmuz. Yapmanız gereken www.plasticfreejuly.org sitesine girip orda bir form doldurarak bu harekete katıldığınızı beyan etmek, sonrasında da çeşitli aksiyonlar alarak bunu paylaşmak ve çevrenizde bir farkındalık yaratmak. 

Neler yapabilirim derseniz en kolay 9 değişim için şu videoma bakabilirsiniz. Ayrıca blogdaki sıfır atık etiketli yazılara bakarsanız daha fazla örnek ve ilham verici profil de göreceksiniz. Mesela atık kumaşlardan kıyafet yapan Daniel ya da Kompost yapmanın incelikleri gibi. 

Umarım bu yazının ardından siz de bir adım atmaya karar verirsiniz. 

İlk adım olarak hala ayırmıyorsanız çöplerinizi ayırmaya başlayabilir, mutfaktaki çöp kutunuza şöyle bir alıcı gözle bakıp en çok neyi çöpe attığınızı öğrenebilirsiniz. 

Sonrasında ise kendi başlangıç kitinizi oluşturup yanınızda taşıyabilirsiniz. 

Attığınız adımları burdan ya da instagram hesabımdan bana yazarsanız çok mutlu olurum. 

27 Haziran 2018 Çarşamba

Batum'dayız. Bir seyahat yazısı... ve yine kitap sevgisi

Batum'dan, 41 dereceden merhaba.

Şu sıralar İstanbul'da dolu telaşı var, herkes geçen yılki dolu felaketinden dersini almış, arabalarının üstünü sarmış, şemsiyelerini yedeklemiş. Buranın havası da genelde İstanbul'a benzediği için burda da yağdı yağacak sıkıntılı bir hava var. 

Ama sıkıntı sadece havada. Bizim için onun dışında hava hoş. Ailece buluşmasındayız. Abim buraya yıllar önce yerleşti ve ailesini kurdu. O zamandan beri burası bizim ikinci memleketimiz. Yine uzun zaman önce pasaport ve kapı vizesi kalkıp da sadece nüfus cüzdanıyla giriş serbest olunca bizim için hayat oldukça kolaylaştı. 

Abimlerin sık gelişi, benim de kurumsal hayatta çalışmam nedeniyle ben epeydir gelemesem de annem için "komşu" kapısı burası (bir anne için çocuğunun uzakta olması neymiş anca anlıyorum bu arada...). Ben de madem doğum iznindeyim hadi alalım çocukları da gidelim dedim anneme. 

Trabzon üzerinden biraz dolambaçlı bir şekilde olsa da pazartesi akşamı sağ salim vardık çok şükür. Batum; Hopa'ya komşu bir Gürcü şehri. Sahilde olmasından dolayı sanırım tam bir yazlık havasında. Ben de en çok bunu seviyorum. 

Tarihi binalar, geniş sokaklar, ağaçlar, ağaçlar ve ağaçlar...

2 gündür akşamüstü hava serinleyip de sokağa çıkabilince ister istemez kıyaslama yapmaya başladım. Size aslında parktan bir fotoğraf çekecektim bu yazının kapak fotoğrafı için. Ama tam fotoğrafı çekecekken yağmur başladı ve çocuklarla koşmaya başladık o yüzden ben tarif edeyim siz de hayal edin olmaz mı? Kocaman bir park düşünün içinde geniş yürüyüş yolları olan. Yolun iki yanı koca ağaçlar. Ağaçların dalları yolun üzerine doğru eğilmiş. Tam ortada durup da ileri baktığınızda karşınızda bir yol değil de bir ekran koruyucu fotoğrafı duruyor sanki, özenle çekilmiş biraz da filtrelenmiş, renklere canlılık verilmiş. Ama bu gerçek ve capcanlı karşımda.

Parka gitmemizin ilk nedeni yeğenlerimin de katıldığı dans festivaliydi. Parkın içinde yüksek tavanlı bir gösteri salonu var. salonun en tepesine doğru yan duvarlarda açık pencereler var ve salonun içinde de kuş yuvaları. Siz gösteriyi izlerken arada içeri (hatta sahneye) bir kuş girip çıkıyor. Tavanda da tabii kuşların uçtuğu bir gökyüzü resmi... 

Parkın içinde bir minik kuş parkı var. Tavuskuşları başta olmak üzere çeşit çeşit kuşun yanından geçerek yürüyorsunuz.

Bugün yine parkların içinden yürüdük, yürüyüşün sonunda ise ben son geldiğimde farklı bir işletmesi olan yenilenmiş kafenin gölgesine sığındık. İç kısmının ve mönünün aslında herhangi bir İstanbuldaki kafeden farkı yoktu. Mönüde haçapuri olması dışında tabii: ) Ama bizim evde zaten el yapımı olduğu için dışardakileri yemeye fırsat olmuyor o ayrı. 

Akşamüstü ise ise evin altında olan içinde bir de kitapçı olan kafeye gittik. Benim artık seyahatlerden almayı (ve yurtdışına gidenlerden de soran olursa istediğim) yegane şey çocuk kitabı. Mümkünse o ülkenin dilinde ve çizerlerinden çıkma kitaplar. Hatta Hayatını Hafiflet youtube kanalının sahibi Zeynep'in videosunda duvardaki raflarda çocuk kitaplarını gören biri yorum yazmıştı oğlunuz kaç dil biliyor diye: ) Aslında bilmiyor tabii. Benim ya da babasının bilmediği bir dilde ise soruyoruz, hikayesini öğrenip o şekilde de anlatıyoruz kitabı elimize alınca. Bugün bir Ozan'a bir de Kaan'a kitap aldım. Kaan'ınki (4 yaş) bir vinç operatörünün başından geçen bir hikaye. Onu sağ olsun yeğenim tercüme etti. kısa ve fotoğraflardan da takip edilebiliyor zaten. Diğeri ise türkçe olarak da sık bulunabilen bir ilk kelimeler kitabı. Onu da Ozan için (4 ay) aldım. Zaten önemli olan birçok farklı resmi bir arada görmesi. 

Önümüzde 4 gün daha var. Hedefim parklarda uzun vakit geçirmek, bisiklet kiralayarak ailece (ben, yeğenlerim ve Kaan) dolanmak, buranın London Eye'ı Alfabe Kulesi'nde dönmedolaba binmek, Botanik bahçesine gitmek ve teleferiğe binerek Batum'u yukardan izlemek. Bir de bol bol haçapuri yemek ve borjomi (soda) içmek.

2 gündür üzerimde bir rehavet var hiç fotoğraf çekemedim ama umarım seyahatin gerisini bol bol fotoğraflarım. Şimdi yazıyı bitirip yeğenimle eski fotoğraflardan albüm hazırlama zamanı. 

23 Haziran 2018 Cumartesi

Minimalizm Bütçenizi Nasıl Kurtarır?


Minimalizmin sizin iç huzurunuz üzerinde olduğu kadar evinizin dekorasyonu ya da giyiminiz üzerinde etkisi olduğu bir gerçek. Peki ya bütçeniz? Bir minimalist olma yolunda attığınız adımlar acaba bütçenize katkıda bulunabilir mi?

Taksitler içinde boğulmak, internette fırsat sitelerinde gezinirken kendini kaybederek gereksiz alışverişler yapmak, her canımız sıkıldığında kendimizi AVM’lere atmak hepimizin ortak dertlerinden. Bakalım minimalist düşünceyle bunların üstesinden gelmek için neler yapabiliriz?

Önerilere geçmeden önce çok basit bir ilkeyi hatırlatmak istiyorum: geliriniz ne kadar olurda olsun harcamalarınız gelirinizin altında olmalı, yoksa bir yerde çuvallarsınız. Taksitle alışveriş yaparken biriken taksitlerin nasıl bir yük oluşturacağını bilmelisiniz, kimi zamanlarda evde arkadaşlarla yemek düzenlemeyi dışarda rakı-balığa tercih edebilmelisiniz.

Gelelim önerilere;

Harcamalarınızı kaydedin;
Alışverişlerinizi büyük oranda kredi kartıyla yapıyorsanız zaten işiniz daha kolay, ekstrelerinizi inceleyerek de büyük aşama kaydedebilirsiniz. Hatta bazı bankalar harcamalarınızı gıda-giyim vs gibi gruplayarak gösterebiliyor. Aynı evinizde yaptığınız neyim var neyim yok çalışmaları gibi harcamalarınızı kaydedin ve sonra nelere para harcadığınızı inceleyin.

Gruplayın;
Harcamalarınızı kağıda (ya da excele) döktükten sonra gruplayın. Neleri gerçekten ihtiyaç duyduğunuz için, neleri anlık bir dürtü hissettiğiniz için neleri de laf olsun diye aldığınızı yazarak fark edin. Nakit kullanılmadan yapılan harcamalarda özellikle de internet yapılıyorsa kişi o anda para harcadığının çok da bilincinde olmayabiliyor.

Eleyin;
Madem ki minimalizm nelere ihtiyaç duyduğumuzun bilincine vararak “fazlalıklardan” kurtulmak demek hazır minimal bir hayata geçiyorken evi bir yandan temizlerken bir yandan da anlamsız alışverişlerle doldurmayın. Harcamalarınızı eleyin. Evde aynı tshirtten 3 tane var diye 2’sini verilmek üzere ayırmışken teke düşüp rahatlamışken 1 hafta sonra kendinizi aynı tshirtten alırken bulmayın.
Gıda alışverişi yaparken stoklamaya uygun olmayan malzemelerden fazla fazla almayın. Deterjan, kağıt havlu gibi bazı dayanıklı ürünler fazla adetlerde alındığında daha avantajlı olabilir ama tek kişi yaşıyorken raf ömrü 2 hafta olan kiloluk yoğurtlardan sırf kampanya var diye 2 tane almak çok da akıllıca olmayabilir.

Evdeki gider kalemlerini gözden geçirin
2 tane dijital yayın aboneliği, sabit telefon hattı, okumadığınız dergi abonelikleri ve hatta abur cuburlar... ne kadarı gerçekten gerekli, mutlaka gözden geçirin.

Kartlarınızdan kurtulun;
Ne kadar çok kredi kartı o kadar çok takip edilmesi gereken hesap demektir. Aklınızı da rahatlatmak adına bir karta inin. Belki onun limitini acil durumlar için 5 kartınız olduğu dönemdeki ortalama limitten fazla yapabilirsiniz. Ama tek karta inin ve ödeme günlerini kaçırmayın. Asgari tutarı ödemenin sorunu anlık olarak çözmek değil de uzun vadede daha beter sıkıntıya girmek olduğunu unutmayın.

Kenara ayırın;
Ne kadar olursa olsun her ay kenara biraz para ayırmayı ihmal etmeyin. Bu ay 50TL olur, bir dahaki ay daha iyisini yapar 300TL koyarsınız ya da çok daha fazlasını. Biriktirme alışkanlığınız hiç yoksa büyük miktarları değil önce alışkanlığı edinmeyi hedefleyin, 4-5 ay üst üste her ay para biriktirdiğiniz noktada, artık ne kadar biriktirmeniz gerektiğine karar verip o konuda çaba gösterebilirsiniz.

BUGÜN BUNU YAPIN:
Sabah kalktığınızdan bu yana ne harcadığınızı not edin. Sabah işe gelirken aldığınız simit, öğlen aldığınız sigara, internetten sipariş verdiğiniz nevresimler, eve giderken aldığınız cipsler... hangileri gerekliydi, hangilerini başka yolla çözebilirdiniz? Ya da belki hiç almasanız daha iyiydi. 1 hafta kadar her yeni alışverişinizde, para harcadığınızda bir kere daha düşünün.